Video

Søren Kierkegaard, Estetik Varoluş

Estetik, felsefenin duyusal değerle ilgili olan alt disiplinine verilen addır. Konu edindiği şey ise güzelliktir; güzelliğe yönelen duyumsal bilgiyi konu edinir. Kendi içerisinde ise ikiye ayrılır: ilki, estetik özne ve nesneyi, yargıyı, estetik değeri, tutumu vb. boyutuyla ele alır; diğeri ise, doğrudan sanatı konu alarak onun özü olup olmadığını soruşturur. Konu edineceğimiz alan felsefî boyutudur. Estetik nesne bağlamında baktığımızda çok ayrıntıya girmeden bir sanat eserinin iki boyutu mevcuttur; fizikî boyutu ve anlam boyutu. Nesnenin anlam boyutu estetik tutum veya dikkatin konusu olan ne ifade etmeye çalıştığıdır. Estetik değerin ise iki ana bölümden oluştuğu ve bu ikisinin harmanlamasından bir sonuca çıkıldığını söyleyebiliriz. Burada uygulanan şey aslında diyalektiktir; tez, antitez ve sentez. Bu diyalektiğin nasıl oluşturulduğunu inceleyelim. Asıl konu güzellik algısıdır; bir nesnenin güzelliği onun kendisinde yani mutlak mıdır, yoksa ona bakan gözde midir? Yani güzellik nesnel ve mutlak mı, yoksa öznel midir? Antik Yunan felsefecileri burada nesnelliği temsil etmektedir, modern felsefeciler ise hayır güzellik nesnenin kendisinde ya da mutlaklıkta değil ona bakan gözün ona verdiği değerdedir, demektedirler. Sentez kısmına ise bu ikisini açıkladıktan sonra değineceğiz. Okumaya devam et

Kenar

Etik ve Ahlâk Felsefesi

İnsanların, insan ve doğa ile olan ya da Tanrı ile olan ilişkilerde farkında olsalar ya da olmasalar da benimsedikleri bir değer sistematiği vardır. Bu bilinçli ya da bilinçsiz olarak tercih edilen değerler sistemine ahlâk veya etik denilmektedir. Bu felsefî incelemenin amacı herhangi bir yargı oluşturmak ya da olması gerekene yönlendirmek değildir, olanı kavram odaklı tartışarak sınırlarını çizmeye, birer bütün olarak ortaya çıkartmaya çalışmaktır; felsefenin, en büyük işlevlerinden birisinin var olan kavramların sınırlarını çizmek ya da çizmeye çalışmak olduğunu düşünüyorum. Bu sebepten dolayı yapmaya çalışacağım şey de tam olarak budur. Etik ve ahlâk’ın ne olduğu ve ne olmadığını incelemeye çalışacağım. Bu kavramlar arasındaki çizgiler çok belirgin değildir, zaman zaman birbirine karıştırılması ya da bir anlam karmaşası ile karşılaşmak mümkündür, bu yüzden olabildiğince anlaşılabilir olmaya çalışacağım. Bu kavramlar neden önemli diye düşünüyor olabilirsin: önemi senin ve bütün insanların hayatlarını yönlendiren sistemleri oluşturuyor olmalarından kaynaklıdır ki, birçok filozof bu sistemleri kurumların oluşturulmasına da bağlamaktadır. Çoğunluk bu yönlendirmeyi bilinçsiz olarak yaşadığı için bu kavramların ne derece önemli olduğunun farkında da değillerdir, şuan sen de bunun farkında olmayabilirsin. Gündelik alışkanlıklar arasında tam mânâsıyla olmamakla birlikte kullanımından ibaret kalıyor olabilir. Asıl burada önemli olan yönü, bu kavramların oluşum şekilleri ve bunu bilinçli ya da bilinçsiz olarak uygulayan insanların sistemi değiştirebileceklerinin ellerinde olmasındadır. Bu kavramlar ve metot bilindiğinde hayatınıza yön veren sistemi, ereğe daha bilinçli yönlendirmek mümkün olacaktır. Birçok insanda olduğu gibi senin belki de bir ereğin bile olmayabilir, ama beni doğru şekilde anladığında kendine bir erek bulma ihtiyacı hissedeceksin. Bu yüzden birçok ahlâkçı diyebileceğimiz filozof ahlâk sistemleri oluşturmuş ya da oluşturmaya çalışmışlardır. Bu işi sadece filozoflar yapmamaktadır, kültürler bunu içerisinde barındırır târihsel süreçte adetlerin bütünü olarak kültürün içerisinde ortaya çıkmaktadır veya dinler bu sistemi kendi içerisinde barındırır. Bütün bunların temel amacı insanı bir ereğe yönlendirmektir. Bu incelemenin ilk yazısı olarak sadece etik ve ahlâkı tanımlamaya çalışmak ile yetineceğim. Sonraki yazılarımda ise, estetik, estetik ile ahlâk arasındaki bağlantı ayrıca târihsel süreçte filozoflar üzerinden bu konuyu ele alacağım, bazı dönemlerde köklü kırılmalar, değişiklikler söz konusudur bu dönemleri daha ayrıntılı işleyeceğim. Misâl Aristoteles, etik konusunda öncesine göre bir kırılmadır, Kant’ta ise Aristo sistemi erek değiştirir, Nietzsche’de daha farklı bir hâl almaktadır, Ayn Rand’ın Objektivizm felsefesi ise çok farklı bir bakış açısı getirmektedir. Bütünüyle bu çalışma felsefenin incelediği temel konularından birisi olan etik’i târihsel süreçteki durumunu ve bu değişikliğe sebep olan filozofların felsefi anlayışlarını kapsamaktadır. Genelleme yapacak olursak Nietzsche’nin nihilist tutumu haricinde diğerlerini ikiye ayırmak mümkündür birisi aklı merkeze koyan ve insanın önceliğinin kendisi olduğunu savunan, buna bencillik diyebiliriz ki, objektivistler öyle tanımlıyor, diğeri ise daha çok vicdanı baz alan karşı tarafın “kendini kurban etme” diye nitelendirdiği altruist tutumdur. Tabi bunlar iki zıt uçlardır ve arada bulunan gri tonlardan oluşan birçok yapının varlığı da söz konusudur. Şimdi bu uzun felsefî serüvene etik ve ahlâkı tanımlamak ile başlayalım. Okumaya devam et

Alıntı

DİN KAVRAMI [13]: Sonuç

Din kavramını yukarıda izah etmek istediğimiz bütün her şeyi toparlayarak bir sonuca varmaya çalışırsak, Batı literatüründeki din anlayışı, sistemden ziyade inanç odaklıdır, yani subjektif yönü ağır basmaktadır. Sistemsel olarak E.Durkheim’ın diğerlerinden ayrılan bir yaklaşımı mevcuttur ve o da bu olaya toplumsal birlik ve bununda dinin kaynağı olduğunu söylemektedir. İslam literatürü ise din kavramına tamamıyla İslam olarak bakılmıştır yani genel bir din kavramın tanımı mevcut değildir. Kur’an’ın din kavramına bakışı ise diğerlerinden tamamıyla farklıdır ki bunu yukarıda ayrıntılı şekilde izahını yapmaya çalıştık. Din, inanç ayrımını objektif-subjektif olarak sınırlarını belirlemeye çalıştık, din ile ideoloji bağlantısını karanlık bir nokta bırakmayacak şekilde aktarmaya gayret gösterdik. Son olarak Kur’an’a göre din kavramının ne olduğu ve ne olmadığının daha iyi anlaşılabilmesi için tekrar ayetler bağlamında üzerinde durarak incelemeyi tamamlayacağız. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, Allah her şeyi bir ölçüye (kader)[1] göre yaratmıştır ve sistem tamamıyla bu ölçülere göre işlemektedir. İnsanı da bir ölçüye göre yaratan Allah ona gönderdiği dini de ona uygun ölçülerde oluşturmuştur; ve Allah gönderdiği dinin insanı karanlıklardan aydınlığa çıkaracağını[2] iddia etmektedir. Bu karanlıklardan aydınlığa çıkarma metaforu insanın hayatını idame ettirmede bocaladığı, saplanıp kaldığı, beşeri sistemlerin çözüm olmadığı yaşam tarzlarından Allah’ın insan fıtratı ile uyumlu sistemine geçişini anlatmaktadır. Benzer bir iddiayı Allah, bu dinin insanları doğru yola ileteceğini ve her şeyi açıkladığını[3] söyleyerek de yapmaktadır. Tabi ki, bu iddiaların gerçekleşmesi için her şeye ölçü koyan Allah’ın metotlarının uygulanması gerekmektedir; aksi durumda bugün Kur’an çok fazla okunmasına rağmen iddialar gerçekleşmemektedir, Müslüman alemi aydınlıkta değil karanlıktadır. Çok okumanın bir fayda etmediği, Allah’ın gösterdiği metot (hikmet) ile okunması ve uygulanması sayesinde yapılan iddiaların gerçekleşebileceği çok açıktır. Allah yarattığı her şeye ayet demektedir, bu bağlamda insanlar doğada var olan herhangi bir şeyden ürün elde edebilmek için belli metotlar uygulamak koşuluyla emek vererek elde etmektedir. Okumaya devam et

Alıntı

DİN KAVRAMI [12]: Din ve İdeoloji

Batı ve İslam literatürlerinde din tanımı, Kur’an’a göre dinin ne olduğunu yukarıdaki bölümlerde ayrıntılı olarak işledik. Bu bölümde tekrar dinin ne olduğunu anlatmaya girişmeyeceğiz. Ancak baz alacağımız din tanımları, Kur’an’ın objektif-subjektif din tanımı olacaktır ki, hak din olan Allah’ın ölçüsü ile belirlenen İslâm ve bunun dışında kalan bâtıl dinler olarak Kur’an’ın belirttiği din tanımları ölçü alınacaktır. İşleyeceğimiz konu ise, ideolojinin ne olduğu, nasıl oluştuğu, din ile benzerlikleri ve Kur’an’ın tanımına göre ideolojilerin de birer din olup olmadığı konusudur. Buradan itibaren din kavramını hak-bâtıl olarak ayırarak kullanacağız, bu kullanımlardan kast ettiğimiz şey ise, yukarıda Kur’an tarafından tanımlanan hak ve bâtıl din yapılarıdır. Hak din ile diğerleri arasındaki en temel farklılık tutarlılıktır. “Bu inançlar ağında her iplik başka bir ipliğe bağlıdır.”[1] Evans-Pritchard’ın bu sözünden yola çıkarak tutarlılığı şu şekilde izah edebiliriz: Hak din beşerî bir oluşum değildir, insanı yaratan bir kudretin ona uygun olan sistemi tesis etmesidir, bu yüzdendir ki kurduğu sistemde bir tutarlılık söz konusudur. Ancak diğer yapılarda bu aynı değildir, tutarlılıktan çok iç çelişkilerle doludur ve evrensel değildirler. Bu yüzdendir ki, bir toplumun düzenini sağlayabilirken aynı yapı başka toplumu düzensiz hale getirebilmektedir. Hak din ise, bütün insanlık için gönderilmiştir ve çeşitli yerellikleri bünyesinde barındırabilecek bir evrenselliğe sahiptir. Fakat dikkat edilmesi gereken şey ise, Kur’an’ın “din budur” dediği şeyi beşerîn keyfiyetiyle anlamak değil onu gönderenin anlatmak istediği gibi anlamak gerekir. Okumaya devam et

Alıntı

DİN KAVRAMI [11]: Din ve İnanç

Din ve inanç arasındaki ilişki insanlar için her zaman muamma olmuştur, birçok insan ikisinin aynı şey olduğunu zannetmektedir. Oysa ikisi aynı şey değildir. Din daha öncede bahsettiğimiz gibi objektiftir, inanç ise subjektif yanı oluşturmaktadır; inanç her canlı için ortaktır ve hepsi inanır ancak din seçime bağlıdır. Bir din seçiminde bulunmamak mümkündür ki bu bile tartışmalıdır ancak inançsız olmak mümkün değildir, inanç sadece bir tanrıya yapılmamaktadır, tanrıya inanmamak da bir inanç türüdür. İnançlar kişiye özgü, bireyseldir. Nasıl ki yeryüzünde aynı yumurta ikizlerinde bile minimal dahi olsa farklar bulunacak kadar insanlar birbirine benzemez ve eşsiz yaratılmışsa, bu fiziksel dış görünümleri gibi beyinsel işlevlerinin de farklılıklar gösterebilmesi, kısacası düşünme eylemlerinin de detayda farklılıklar içinde olabilmesi mümkündür. Daha öncede belirttiğimiz gibi aynı dine inan kişilerin eylemlerinde farklıklar göstermesi söz konusudur, bunun sebebi subjektif boyutla ilgilidir. Bu durum bizi insanoğlunun, aynı uyaranlar karşısında benzer olsa bile yine de minimal farklılıklarla eşsiz ve bireysel bir vargıya ulaşabilme olasılığına götürecektir. Sonunda, aynı uyaranlar karşısında ne kadar insan varsa o kadar bireysel inancın varlığı da söz konusudur. İnsan ile eşsiz inancının arasındaki ilişkide bir başkasının gölgesinin bulunması imkansızdır. İslam dininde bu durum “Allah ile kulun arsına kimse giremez” şeklinde anlatıma kavuşmaktadır; çünkü subjektif boyutta değer aşağıdan yukarıya değişken olarak ilerlemektedir, objektifte ise Allah tarafından belirlenen din yukarıdan aşağıya doğru Allah’ın belirlemesi ile ilerlemekte ve sabit olarak gelmektedir. İnançlar, her bireyin düşünme deneyimleri sonucu elde edilen olgular olduğuna göre, bireysel olarak deneyimlenmiştir; yani bireysel ispat olarak tanımlayabileceğimiz süreç geçirmektedirler.  Deneyimi yaşayan kişinin gerçeğidir. O kişi için bir ispat olgusu söz konusudur. Ancak bu bir toplumsal ispat değildir, yani üçüncü kişilerin izlemesine müsait değildir ve aynı yöntemle aynı olguyu bir başkası tamamen aynı sonucu almak üzere yaşayamaz. Çünkü her birey kendinden gelen farklarla düşünsel eylemini sürdürecektir ve minimal de olsa farkların bulunması mümkündür. Bu durumda bir inanç birliğinden söz edilemez değildir; ancak, bu durumda paylaşımsal ispat söz konusudur. Aynı uyaranlar karşısında insanların yaşamış oldukları bireysel ispatların benzerlikleri sonucu iletişim kuran insanlar, bu benzer deneyimlerini paylaşmışlardır. Benzer bireysel ispat deneyimleri yaşayanlar, deneyimlerinin sonucunda elde etmiş oldukları duyguyu paylaşmışlardır. Böylece misal bir grup insan, paylaşımsal ispat yolu ile aynı duyguyu, aynı zevki paylaşmış ve biz duygusuna ulaşabilmişlerdir. Okumaya devam et

Alıntı

Din Kavramı [10]: Kur’an-ı Kerim’e Göre Din Kavramı

İncelememizin ana karakterini bu konu içermektedir, buraya kadar olan bölümde işlediğimiz din tanımları bu bölümün daha iyi anlaşılabilmesi için hazırlık amacını gütmekteydi. Çünkü hak din yerel değil evrenseldir, kişilere göre tanımı yoktur, kainata göre tanımı vardır ve bu dini kainatın sahibi belirler, tanımlar. Din sadece tanrı ile kul arasındaki şeye indirgenemeyecek kadar önemli ve geniş çerçevededir. Çünkü insan ile alakalı olan her şeyi açıklıyor ve yol gösteriyor ona bir sistem kuruyor, nizam veriyor. Bu bölümde tam olarak Allah’ın ‘sağlam din budur’[1] dediği sistemi O’nun ayetleri ile aktarmaya çalışacağız. Allah’ın dininin dindarı olmanın tek yolunun O’na teslim olmaktan geçtiğini ve tam da bu sebepten O’nun dinin adının İslam olduğunu, “Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuştur. Hepsi O’na döndürülecektir.”[2] göstermeye çalışacağız. Kur’an’da çokça geçen ve geniş bir anlam yelpazesine sahip olan din kavramının temelinde ‘borç ilişkisi’ vardır. Borç ilişkisinin en önemli unsurlarından birinin hesap olduğu malumdur. İnsana her şeyi verdiği için Allah ile kul arasında borç ilişkisi vardır. Alacaklı olduğu için düzenine uyulmasını, teslim olunmasını ister. Okumaya devam et

Alıntı

Din Kavramı [9]: İslam Literatüründe Din

İslam alimlerinin din kavramı hakkındaki tanımlamalarında odak noktası İslam dinidir, o baz alınarak tanımlamalar yapılmaktadır. Ayrıca İslam literatüründe bu konudaki verilerin çok fazla olmadığı ve varolanların da birbirine benzerlik taşıdığını, Batı’daki çeşitliğin burada olmadığını belirtelim. İslam alimleri Kur’an-ı Kerim ayetlerinden yola çıkarak genel olarak dini şu şekilde tanımlamışlardır: “Din, her konuda insanları, akıllarını, irade ve isteklerini kullanarak, hayır olan şeylere götüren, böylece dünya ve ahiret saâdeetine ulaşmalarını sağlayan, peygamberler aracılığıyla Allah’ın gönderdiği ilahi esasların bütünüdür.”[1] demişlerdir. İlk tanımlarda birisi Zeccâc’a aittir: “Din, yaratılmışların kendisiyle Allah’a kulluk ettiği, Allah’ın uyulması ve yaşam biçimi haline (adetuhum) getirilmesini emrettiği ve yine kendisiyle insanlara karşılık verdiği şeylerin tümüne verilen isimdir.” Dîn kelimesinin anlamlarıyla çerçevesi çizilmiş bir şekilde bu tanım karşımıza çıkmaktadır. En yaygın tanım ise Cürcânî tarafından dile getirilmiştir: “Din, akıl sahiplerini peygamberin bildirdiği şeyleri kabule çağıran ilahî bir düzenlemedir.” Benzer bir tanımı Ezraî de yapmaktadır: “Din, Allah’ın peygamberleri diliyle kulları için koyduğu (şere’a) şeydir.” Beycûrî ise önceki tanımları da içine alacak şekilde şöyle düzenlemiştir: “Yüce Allah’ın, bizzat hayra sevk etmek üzere kulları için vazettiği hükümlerdir.” Anlaşılacağı gibi klasik devirde din tanımı, İslam dinin tanımından başka bir şey değildir.[2] Bunlar genel din kavramı tanımından ziyade İslam’ın, hak dinin veya Allah’ın dinin tanımları olduğu açıktır. Batı’da yaygın olan doğru dini tanımlama eğilimi burada hak dini tanımlama şeklinde görülmektedir. Okumaya devam et

Alıntı

Din Kavramı [8]: Erich Fromm’a Göre Din

“… böylesi dinsel yaşantıların temel özelliği, insanların kendi dışlarındaki görülmez, tutulamaz ve duyulmaz olan bir güce teslim olmalarıdır. Bu tür dinin en büyük erdemi itaat, baş günahı ise itaatsizliktir. Tanrı’nın en güçlü ve her şeyi bilen oluşu tanımlamasına karşı, insan güçsüz ve anlamsızdır. Kendini tam anlamıyla Tanrı’ya adadığında ve ancak bu yolla insan güç kazanır. Kendini güçlü bir otoriteye adamak, insanı yalnızlıktan, kısıtlılıktan ve terk edilmişlik duygusundan kurtaran çözümlerden biridir…”[1] Fromm bu tanımı otoriter dinler için yapmaktadır. Dinin özelliklerini insancıl (humaniter) ve otoriter olgular içermesi olarak ikiye ayırır. Fromm’da tanrıya inanmak konusunda Durkheim gibi düşünmektedir; dinde önemli olanın tanrıya inanmak ya da inanmamak olmadığını, insancıl bir yaşam biçimi ile otoriter ve puta tapıcı bir yaşantı arasındaki bir ayrımda olduğunu belirtir. Dinin toplumdaki erk ile işbirliği içine girmesi halinde insancıl özünden uzaklaştığını dile getirir.

Okumaya devam et

Alıntı

Din Kavramı [7]: Emile Durkheim’a Göre Din

Daha öncede belirtmiş olduğumuz gibi Durkheim, Totemizm’i insanlığın en eski dini olarak kabul eder ve ona göre totemcilik dinin özünü açıklamaktadır. Totemciliğin incelenmesiyle toplumsal bir olgu olan dinin kavranabileceğini ileri sürer. Durkheim’a göre, dinin en önemli öğesi yüce bir tanrıya inanmak değil, dünyanın kutsal olan ve kutsal olmayan şeklinde bölünmesi olduğudur.[1] Böyle bir çıkarım yapmasının sebebi tanrısız dinlerinde mevcut olmasıdır. Ayrıca Durkheim dinin gizem ve doğaüstü kavramlarla da tanımlanamayacağını söyler. Din kutsal nesneler, inançlar ve ayinler bütününden oluşmaktadır. Dinin önce kutsalı belirlediğini sonra bu kutsalla ilgili inançların örgütlenmesinin gerçekleştiğini, son olarak da inançlardan az çok mantıklı bir biçimde çıkan ayin ve uygulamaların şekillendiğini söyler. Bu sistematikte Durkheim, dinin bir toplumsal bütünleşme aracı olduğunu düşünmektedir. Okumaya devam et

Alıntı

Din Kavramı [6]: Max Weber’e Göre Din

Weber’e göre dinin ilk amacı insanın varoluşuna anlam vermesidir. Dinin toplumu bir arada tutmasının yanında toplumun değişimi için bir fonksiyon olduğunu düşünür. Bir toplumun dizaynının, o toplum üyelerinin nihai gerçeğin ne olduğunu düşünüp düşünmediklerine bağlamaktadır. Bu bağlamda dinin getirdiği dünya görüşünün etkisinin toplumu etkilediğini ve onu dizayn ettiğini söylemektedir. Weber bu düşüncesiyle kapitalizmin gelişimini Protestanlığa bağlamaktadır. O’na göre dini olaylar ile ekonomik olaylar arasında bağlantı mevcuttur. Bunlardan birisi birini tek taraflı olarak etkilememektedir, ikisi de birbirini etkileyebilmektedir. Bu konuda Weber, “hiçbir ekonomik ahlak sistemi yalnızca din tarafından belirlenmemiştir” demektedir. Weber, çalışmalarında dinin ekonomik olaylar üzerindeki etkisini anlamaya çalışmış; dinin ekonomik ahlakını teolojik dogmalar olarak değil, dinin kendi üyelerinden istediği, onlara zorla kabul ettirdiği pratik davranış biçimlerinin bütünü olarak görmüştür.[1] Okumaya devam et

Alıntı

Din Kavramı [5]: Karl Marx ve Friedrich Engels’a Göre Din

Marksistler, dini ideolojik olarak değerlendirirler. Bu dünyadaki gerçek bir özgürlük yerine öte dünyadaki aldatıcı bir özgürlüğü vaat ederek, çeşitli toplumsal baskılar altındaki insanların devrimsel potansiyellerini dengelemeye ve kendi hakimiyetlerini olağanlaştırmaya ve haklı çıkarmaya hizmet eden hakim sınıfın ideolojisinin bir ürünü olarak tanımlarlar. Dinin bu yönde kullanılabilir bir fonksiyon olduğunu hiç kimse yalanlayamaz, ancak dinin varlığının sebebinin bu olduğunu söylemekte pek mümkün değildir. Nitekim Marx, yukarıdaki bilinen ve Marksistlerce yapılan tanıma katılıyor olmakla birlikte dinin oluşum şeklinin bu şekilde olmadığını, tanımdakinin bir sonuç olduğuna değinir. Zaten sistematik olarak din konusu ile de meşgul olmamıştır. O’na göre bilinç, toplumun bir ürünüdür, dinsel dünya gerçek bir dünyanın yansımasından başka bir şey değildir. Yani insan dini inşa eder, din insanı değil; Freud gibi, bütün dinlerin insanların gündelik hayatlarını kontrol eden güçlerin insan beynindeki fantastik bir yansıması olduğun söyler. “Din, kalpsiz bir dünyanın kalbidir.” İnsanların bu acımasız dünyada dine sığınarak huzur aradıklarını ileri sürer. Dini sonuç olarak ele aldığında, Marksistlerin de belirttiği gibi, belli bir sınıfın hakimiyetini meşrulaştırdığını; insanlara uysal olmayı ve efendilerine boyun eğmeyi öğrettiğini söyleyerek, dinin halkın afyonu olduğunu belirtmiştir. Dinin bu dünyadaki adaletsizliklere karşı çıkılmasını hayali bir başka bir dünya oluşturarak engellediğini söylemektedir.[1] Ancak bunlar tamamıyla dinin sonuç kısmı ile alakalıdır, dinin oluşmasına dair Marx, Marksistlerden şu sözleriyle farklı düşünmektedir, diyebiliriz: “Din, baskıya tabi yaratıkların iç çekmesi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz olayların ruhudur. (Din) halkın afyonudur.”[2] Cümlede belirtilen afyon, Marksistlerin anladığı vicdansız bir üst sınıfın halkı uyutmak için kullandığı bir araç değil, insanların kendilerini olayların yüzeyinde batmadan tutabilmek için kullandıkları bir kendi kendini aldatmacadır. Yani Marx, dini insanların hayatın acımasızlıklarına karşı, üst sınıfın proletaryayı eziyor olmasına karşı çaresiz kalan bu kitlenin kendini avutması ya da uyuşturması için kullandığı bir araç olarak değerlendirmiştir. Bu anlayışı tarihsel materyalizm ile bütün tarihte öyle olduğunu vurgulamıştır. Marx’a göre, insan dindeki aldatmacayı anladığı andan itibaren kendi kendini esir ettiği şartların ortan kaldırılması zorunluluğunu da anlamış olur. Bu aldatmacanın anlaşılmasının da tek yolunun devrim ile mümkün olduğunu şu sözleriyle “sosyal varlık bilinci belirler”[3] belirtmiştir. İnsanın kendi kendisini aldatmasıyla alakalı ve yine bunun farkına vardığında bundan kurtulmanın mümkünlüğü konusunda Marx ile Feuerbach’ın düşünceleri benzerdir. Okumaya devam et

Alıntı

Din Kavramı [4]: Sigmund Freud’a Göre Din

Freud dini bir nevroz[1] ve yanılsama olarak nitelemektedir. İnsanın inançlarının yine insanın kendisinin yarattığını iddia ederek, bunların insanın nevrozlarından kaynaklandığını söyler. Kendisine ait olan insan psikodinamiklerine ilişkin teorisiyle ilişkilendirerek din teorisi geliştirmiştir. Bu teorisinde dinsel inançların, ruhsal gerilimlerin, çatışmaların ve komplekslerin yansımaları olduğunu tartışmaktadır. Bu teoriye göre, tanrılar veya ruhlar, kararsız hisler beslemekte olan insanların geliştirdiği atasal figürler olarak tanımlanmakta ve toplumun ortak paylaşılan fantezileridir, denilmektedir. Sonuç olarak din, ortak bir nevroz olarak nitelenmektedir. Freud’a göre din, Marx’ın da düşündüğü gibi toplumu oyalayan bir fonksiyona sahiptir. Ancak Marx’ın bu durumu toplumsal olarak değerlendirmesinden farklı olarak Freud, durumu şahsiyet problemi olarak değerlendirir. Okumaya devam et

Alıntı

Din Kavramı [3]: Ludwig Feuerbach’e Göre Din

Feuerbach din hakkındaki tezinin esası, algılama hakkında bir bulguya dayanmaktaydı. Ona göre bir şeyin var olduğunu söylemek için yalnız o şeyin tasavvur edilebilir olması yeterli değildi. Çünkü bu iddia var kabul edilen şeylerin algılanabileceğini veya duyulabileceğini söylemektir. Feuerbach’ın bundan çıkardığı sonuç ise: Tanrının varlığı onun algılanabileceği bir şekil almazsa, ispat edilemezdir. Bu duruma göre Feuerbach, din biliminin kanıtlarının aslında etkisiz ve geçersiz varsayımlar, olduğunu söylemektedir. Din, insanın kendi düşüncesinin insanüstü bir plana aktarışıdır. İnsanların kalbinde tanrı inancının olması, kendi sınırlılığını ideal bir varlıkla karşılaştırma eğiliminden doğan bir yansımadır. Ruhun ölmezliği ve ilahi adaletin tecellisine olan inançlar, insanların kendi adalete susamışlıklarının soyut bir plana aktarılmasından ibarettir. Dünya ötesi, bir insani isteğin şekil değiştirmiş halidir. Feuerbach’a göre bu durum, dinle rüya arasında önemli bir benzerlik ortaya çıkarmıştır: “Duygu açık gözlerle gördüğümüz bir rüyadır, din uyanan bilincin rüyasıdır, rüya dinlerin esrarının anahtarıdır.”[1] Okumaya devam et

Alıntı

Din Kavramı [2]: Batı Literatüründe Din

Batı literatüründeki görüşleri aktarılırken din, inanç, ritüel, büyü gibi kavramlar iç içe kullanılacaktır. Çünkü, dinin yapısından çok etkisi ve sonuçlarıyla incelenmiştir. Yazılı kültür öncesinde din ve büyü sık sık birlikte anılmıştır. Olayları kontrol etmek isteyen insanlar, büyü vasıtasıyla belirsizliklerle dolu bir dünyada riski en aza indirgemeye çalışmışlar. Ne kadar yazılı kültür öncesinde olduğunu belirtmiş olsak da büyünün günümüzde de varlığını devam ettirdiğini söylemek mümkündür, hala bazı insanlar riski aza indirgemek için büyü yolunu tercih etmektedir. İlk insan topluluklarından beri din evrensel bir kurum olarak varlığını sürdürmüştür. Din ve büyünün tarihi, insanlık tarihi ile denktir. Bazı antropologlar yaşamış olan her insanın bir dine mensup olduğunu söylemektedirler. İlk insan topluluklarının sahip olduğu dinlerden birisi ise Animizm’dir. Animizm, ruha tapınma olarak bilinir, İslam tasavvufunda ki vahdet-i vücut ile benzerlikleri vardır. Animistler, doğadaki bütün varlıkların ruhu ve bilinci olduğunu ileri sürerler. Hayvanlar, bitkiler, taşlar ve sair hepsinin insanlar gibi bir ruhu olduğuna ve bu ruhların kendilerine tanrı ve tanrıçalardan daha yakın olduğuna inanırlar. Animistlerin, tanrı inançları zayıftır, onlar insanları yaratmış olsa da insanlara yardım edenlerin ruhlar olduğunu düşünürler. Animizmde insan doğanın efendisi değil, sadece bir parçasıdır. Herhangi bir bitkinin gelişimi ile kendi gelişimi arasında pek fazla fark olmadığını düşünürler.[1] E.B. Taylor’a göre insanlık dinlerinin en eskisi Animizm’dir. İlk insanların uyku, düş kurma, uyanma, rüya, ölüm ve benzeri hallere ilişkin deneyimleri ve bunun yansımalarından geliştiğini ileri sürmüştür. Bu durumda bedenden ayrılabilen bir ruh inancının doğmasına neden olmuş, daha sonrasında atalar ibadetinin geliştiğini ileri sürmüştür. Bu gelişmelerin önce çoktanrıcılığa sonrasında ise tektanrıcılığa yol açtığını iddia etmiştir. Tanrı ve tanrıcılık konusunda filozoflar ikiye ayrılmıştır: Taylor’da dahil bazı filozoflar çoktanrıcılıktan tek tanrıcılığa indirgendiğini iddia ederken bazıları da tam tersi tektanrıcılıktan çok tanrıcılığa çoğaldığını söylemektedir. L.Feuerbach’e göre de din ile rüya arasında bir bağlantı söz konusudur: “Duygu açık gözlerle gördüğümüz bir rüyadır, din uyanan bilincin rüyasıdır, rüya dinlerin esrarının anahtarıdır.”[2] demiştir ve bu konuda ki görüşleriyle “Din kalpsiz bir dünyanın kalbidir.”[3] diyen K.Marx ve F.Engels’i etkilemiştir. Taylor’dan farklı düşünen Shmidt, insanların ölülere yönelmelerinin Animizmi doğurduğunu söyler. Kur’an ise Animizmi tamamıyla engellemiştir; ölümün bir son değil bir başlangıç olarak açıklanması ve ahiret hayatı ile irtibatlandırarak sunuyor olması bunlardan birisidir. Ölüm ile kişinin bu dünyaya ait tasarruf ve bağlantılarının kesildiğini belirtmekte ve insanların ölülere yönelmelerini ilkellik olarak değerlendirmektedir. Kur’an’ın bu konudaki değerlendirmesinden bakıldığında gerçektende Shmidt’in ileriye sürdüğü gibi insanların ölülere yönelmeleri Animizmi meydana getirmiş gibi gözükmektedir. Ölümü bu dünyadan kesin bir ayrılık ve tamamen farkı bir boyutta yeni bir hayatın başlangıcı olarak görmesiyle ruh-beden ayrımından çıkan Animizmi ve benzer sapmaları engellemiştir.[4] Okumaya devam et

Alıntı

Din Kavramı [1]: Giriş

İnsanlık tarihinin daimi sorularından birisi olan “din nedir?” sorusu hep sorulmuş ve sayısız cevaplar verilmiştir. Birçok kişi kendi bakış açısı ve ulaştığı bilgiler neticesinde bu soruya cevap niteliğinde dini tanımlamaya çalışmıştır. Dinin tanımı bir yana dinin mahiyeti ve sınırlarını tespit etmede de zorluklarla karşılaşılmıştır. Üzerinde en çok itilaf edilen konulardan birisi olan din kavramını tanımlamada aşırı öznelliğin hakim olduğunu herkesin kabul edebileceği bir tanımın olmadığını söylemek mümkündür. İnsanlar hislerini ve inançlarını ne kadar düzenlerseler düzenlesinler, kendi dini ve fikrî anlayışlarına göre bir kavramsal tanımlamada bulunuyor ve doğrusunun da kendi tanımladıkları olduğunu ileri sürüyorlar. Din, bireysel ve toplumsal açıdan geniş bir çerçevede güçlü işleve sahip bir kurumdur. İnsanların iç ve dış dünyasını etkileyen, insan ile beraber yaşayan ve hayatı anlamlandıran misyona sahiptir. Bu yüzdendir ki, her devirde filozoflar dini inceleme altına almışlardır. Kimi filozoflar dinin insanların korkularının sonucu olarak ortaya çıktığını; kimisi toplumu uyuşturan afyon olduğunu, kimi de ilahî kaynaklı bir inanç olduğunu ileri sürmüştür. Zaman zaman varlığı inkar dahi edilse de tarih boyunca her dönemde varlığının mevcut olmasından dolayı, yok sayılması mümkün olmamıştır. Dine karşı olumsuz bir tavır takınan filozofların, din sonradan ve dış etkenlerle ortaya çıktığına göre, onun ortadan kalkması da mümkündür; düşüncesiyle dini tanımlıyor olmaları farklılık arz etmektedir. Bu sebepten bu düşüncedeki filozoflar dinin kaynağının ilahi olduğunu da kabullenmek istememekte ve kaynağının dünyada olduğunu düşünerek yorumlamaya yönelirler. Onların kuramları elde ettikleri tarihi veriler veya incelediği topluluk ve kabilelere göre oluşmuştur, bu da genel-geçer sayılmıştır. Yapılan şey bölgesel ve sınırlı olanı evrenselleştirme çabasından ibarettir. Bu kuramların ise tamamen boş olduğunu söylemek elbette mümkün değildir, ancak tamamıyla doğruluğunu kabul etmekte mümkün gözükmemektedir. Bu araştırmanın amacı ise ‘dini kavramsal’ olarak incelemektir; mamafih dinin kaynağı ve meşruiyeti, dinin amacı, din-inanç, din-ideoloji ilişkisini incelemek ve değerlendirmektir. Batı ve İslam literatüründe din ve inanç tanımlarına değinecek ve bilhassa Kur’an-ı Kerim’in dini kavramsal olarak nasıl tanımladığını incelemeye çalışacağız. Kur’an kaynaklı kavramsal din hakkında kullanacağımız iki kaynağımız mevcut: İsmail Çalışkan’ın “Kur’an’da Din Kavramı” kitabı ile Fatih Orum’un “Kur’an’ın Öğrettiği Kavramlar: Din” kitapçığıdır. Bu konuda müstakil olarak çalışılmış başka kaynak bulunmamaktadır, binaenaleyh mevzubahis konuda atıflarımız bu iki kaynağa olacaktır. Okumaya devam et