Alıntı

Din Kavramı [2]: Batı Literatüründe Din

Batı literatüründeki görüşleri aktarılırken din, inanç, ritüel, büyü gibi kavramlar iç içe kullanılacaktır. Çünkü, dinin yapısından çok etkisi ve sonuçlarıyla incelenmiştir. Yazılı kültür öncesinde din ve büyü sık sık birlikte anılmıştır. Olayları kontrol etmek isteyen insanlar, büyü vasıtasıyla belirsizliklerle dolu bir dünyada riski en aza indirgemeye çalışmışlar. Ne kadar yazılı kültür öncesinde olduğunu belirtmiş olsak da büyünün günümüzde de varlığını devam ettirdiğini söylemek mümkündür, hala bazı insanlar riski aza indirgemek için büyü yolunu tercih etmektedir. İlk insan topluluklarından beri din evrensel bir kurum olarak varlığını sürdürmüştür. Din ve büyünün tarihi, insanlık tarihi ile denktir. Bazı antropologlar yaşamış olan her insanın bir dine mensup olduğunu söylemektedirler. İlk insan topluluklarının sahip olduğu dinlerden birisi ise Animizm’dir. Animizm, ruha tapınma olarak bilinir, İslam tasavvufunda ki vahdet-i vücut ile benzerlikleri vardır. Animistler, doğadaki bütün varlıkların ruhu ve bilinci olduğunu ileri sürerler. Hayvanlar, bitkiler, taşlar ve sair hepsinin insanlar gibi bir ruhu olduğuna ve bu ruhların kendilerine tanrı ve tanrıçalardan daha yakın olduğuna inanırlar. Animistlerin, tanrı inançları zayıftır, onlar insanları yaratmış olsa da insanlara yardım edenlerin ruhlar olduğunu düşünürler. Animizmde insan doğanın efendisi değil, sadece bir parçasıdır. Herhangi bir bitkinin gelişimi ile kendi gelişimi arasında pek fazla fark olmadığını düşünürler.[1] E.B. Taylor’a göre insanlık dinlerinin en eskisi Animizm’dir. İlk insanların uyku, düş kurma, uyanma, rüya, ölüm ve benzeri hallere ilişkin deneyimleri ve bunun yansımalarından geliştiğini ileri sürmüştür. Bu durumda bedenden ayrılabilen bir ruh inancının doğmasına neden olmuş, daha sonrasında atalar ibadetinin geliştiğini ileri sürmüştür. Bu gelişmelerin önce çoktanrıcılığa sonrasında ise tektanrıcılığa yol açtığını iddia etmiştir. Tanrı ve tanrıcılık konusunda filozoflar ikiye ayrılmıştır: Taylor’da dahil bazı filozoflar çoktanrıcılıktan tek tanrıcılığa indirgendiğini iddia ederken bazıları da tam tersi tektanrıcılıktan çok tanrıcılığa çoğaldığını söylemektedir. L.Feuerbach’e göre de din ile rüya arasında bir bağlantı söz konusudur: “Duygu açık gözlerle gördüğümüz bir rüyadır, din uyanan bilincin rüyasıdır, rüya dinlerin esrarının anahtarıdır.”[2] demiştir ve bu konuda ki görüşleriyle “Din kalpsiz bir dünyanın kalbidir.”[3] diyen K.Marx ve F.Engels’i etkilemiştir. Taylor’dan farklı düşünen Shmidt, insanların ölülere yönelmelerinin Animizmi doğurduğunu söyler. Kur’an ise Animizmi tamamıyla engellemiştir; ölümün bir son değil bir başlangıç olarak açıklanması ve ahiret hayatı ile irtibatlandırarak sunuyor olması bunlardan birisidir. Ölüm ile kişinin bu dünyaya ait tasarruf ve bağlantılarının kesildiğini belirtmekte ve insanların ölülere yönelmelerini ilkellik olarak değerlendirmektedir. Kur’an’ın bu konudaki değerlendirmesinden bakıldığında gerçektende Shmidt’in ileriye sürdüğü gibi insanların ölülere yönelmeleri Animizmi meydana getirmiş gibi gözükmektedir. Ölümü bu dünyadan kesin bir ayrılık ve tamamen farkı bir boyutta yeni bir hayatın başlangıcı olarak görmesiyle ruh-beden ayrımından çıkan Animizmi ve benzer sapmaları engellemiştir.[4]

Kabile toplumlarının özelliği olan Totemizm’de ilk toplulukların dinlerinden sayılmaktadır. İnsanlar ve doğa arasında gizemli, akrabalık türü ilişkiler olduğuna inanılır, Totemizm’de. Animizm’de olduğu gibi Totemizm’de de doğal nesnelerin ve canlıların ruh ve doğa üstü güçlere sahip olduğuna inanılır. Totemler, bir toplumun ya da kişinin temsiline hizmet eder ve toplumun tüm üyelerinin ondan geldiğine inanılır, grubun birleşmesini ve onlara koruyucu bir ruh sağladığına inanılır. Çalışmalarında insanların evrendeki eşya ve olgulara, kutsal olan ve kutsal olmayan olarak baktıklarını ileri süren E.Durkheim, Totemizmi insanlığın en eski dini olarak değerlendirmiştir.[5] J. Frazer ise dinin, ilk insanların çevrelerine ve yaşamlarına ilişkin deneyimlerini açıklamak ve anlamlı kılmak gayretlerinden doğduğunu iddia etmiştir. W.James, “duygular, eylemler ve yalnızken bireyin kutsalla ilişki anında yaşadığı bireysel tecrübe” olarak K.Marx gibi dinin insan hayatında teselli edici ve kuvvetlendirici fonksiyon görebilecek tek şey olduğunu iddia eder. C.G.Jung dinin formüle edilebilen özel bir zihin durumu olduğunu söyleyerek: “Şöyle ki güçler olarak anlaşılan, ruhlar, şeytanlar, tanrılar, yasalar, idealler yahut her ne ad verirse versin insanın dünyasında ciddiye alacağı kadar önemsediği güçlü, tehlikeli, yardımcı ya da kendini feda edercesine seveceği  ve tapacağı kadar da anlamlı ve güzel bulduğu şeylerin, muayyen dinamik etmenlerin dikkatli bir gözlemi ve hesaba katılmasıdır.” demektedir.[6] Jung, “din olumlu ya da olumsuz, en yüksek ve en güçlü değerle kurulan bir ilişkidir” demekle, insan kişiliğinin bilinçli ya da bilinçsiz olarak yüksek değerle kurulan ilişkide rol oynadığını yani insan-tanrı ilişkisinin bilinçli olabileceği gibi bilinçsiz olabileceğini de belirtir. Daha da ileriye giderek, bilinçaltı insanın en büyük gücüdür ve o tanrı’dır, demektedir. Bu düşüncesiyle Jung, tanrının zaten insanın içinde var olduğunu söyler ve tanrının insanın dışında olduğunu söyleyenleri ‘sistematik körlükle’ itham eder. Ona göre rüyalardaki semboller içkin tanrı anlamını taşımaktadır; insandaki din duygusunun keşfi onun bilinçaltına inmekle mümkündür ve rüyalar bu iş için yardımcıdır.[7] Jung’u, dini psikolojik bir olguya indirgemek ve aynı zamanda da bilinç dışı bir olgu konumuna yükseltmekle Formm eleştirmiştir.[8] W. Wundt ise, “her sonlunun sonsuz alanda yaşaması hakkındaki vasıtasız bir şuur”dur, demektedir. [9] C.Geerz dini, varoluşun genel düzenine ilişkin kavramlar formüle ederek, insanda güçlü, süregelen ve uzun vadeli duygular ve motivasyonlar yaratarak etki gösteren semboller bütünü olarak tanımlamaktadır. B.Malinowski, gerilim ve acı çekme olgularına yanıt olarak dinin, büyünün ve geleneğin gerilim ile baş edebilmek için geleneksel ve ruhsal kaçışlar sağlayarak psikososyal mekanizmalar sunduğunu savunmuştur. Dini tören-ritüellerin ve efsane-mitlerin var olmasını, dinin düzenini doğrulamak ve açıklamak olduğunu söylemekle, gerilimlerin ve çözümlenmemiş çelişkilerin ifade edilişinde emniyet supabı olarak işlev gördüklerini belirtir. Religion kelimesinin asıl anlamlarından birisi olan ‘bağlanma’ ile kavramsal dini tanımlayan Cicero, “din (ilahi diye adlandırılan) yüce bir varlığa ihtiram ve tapınma veren şeyin kendisidir” demektedir.[10] Tanrıyı dini duygunun bir objesi saymakla ve ölümsüzlüğünü vurgulamasına rağmen, “O dinde her şey değil, sadece bir özelliktir”, diyen F.Schleiermacher; insan tabiatında din duygusunu ve sezisinin varlığına vurgu yaparak, dinin özünün de sezgi ve duygu olduğunu söyler. Din bu haliyle metafizik ve ahlaktan ayrılarak üçüncü bir boyut olmaktadır. Schleiermacher, insanın evrende sonsuzluğu aramasından yola çıkarak şu din tanımını yapar: “Din, sonsuzluğu sezmek ve tadını almaktır.” Yani sonsuz olana bağlılıktır; ancak belirttiğimiz gibi o tanrıyı dinde sadece bir özellik olarak değerlendirmektedir.[11] Schleiermacher’ın tanımı hakkında Hegel’in “Eğer bu tanım doğru ise o zaman bir köpek insanlardan daha çok Hristiyan olmalıdır. Çünkü köpekler, bizim yaptığımızdan daha mutlak şekilde bağlılık hissederler” dediği nakledilmektedir.[12] Bu şekliyle bu tanım duygu ve bağlanmaya indirgenmektedir, dolayısıyla kapsamlı bir din tanımı sayılmamaktadır. P.Tillich insan psikolojisi odağında Hıristiyanlığı ele alarak yaptığı tanımında dini, “insanın nihai(tanrı/tanrılar) ilgisi” olarak tanımlar, buradaki nihai kutsalın kendisidir. Bu tanım tüm dinleri ve komünizm, faşizm gibi ‘yarı-dinleri’ içeren kapsamlı bir din tanımı olmamakla eleştiri almıştır. İnsanın bir hedefi gözetmesi sebebiyle din ya da yarı-din diye nitelendirilen bütün organizasyonların nihai bir hedefi vardır ve ona ulaşmak en büyük gayedir.[13] Tillich burada objeyi tanrı olarak belirtmesi tanımı sınırlandırmaktadır; tek tanrılı ve semavi dinleri bu tanım içine alsa da çok tanrılı ya da tanrıyı kabul etmeyen dinleri dışarıda bırakmaktadır. Din kavramında ilahi otoriteye derin vurgu yapan R.Otto delillerini kutsal kitaplardan almaktadır. Ona göre, “hakiki dinin farik alameti, şahsi bir tanrı mefhumu değil, insanın mehabetinden korkup aynı zamanda güzelliğine hayran kaldığı mukaddes, akıl ile idrak edilemeyen, hepsinden farklı bir varlığın mahiyetini duymasıdır.” [14]

Batı’da kutsal ve kutsal dışı ayrımı dini dualizmi ortaya çıkartmakta, bu durumda aşılması güç bir problem halini almaktadır. Bu problemi aşmak için tek bir tanrıyı esas alan tanımların yeterli olmayacağını sık sık dile getirenler arasında yer alan dinler tarihçisi Challeye, politeist tanımı benimsemenin bir çıkış yolu olabileceğini belirtmekte, fakat bunun da yetersizliğine vurgu yaparak, kutsala göre tanımlamanın daha makul olduğunu kabul etmektedir.[15] Felsefi, sosyolojik ve antropolojik açılımlarda din tanımına başka faktörler de yansıtılmıştır. Bunlar, dinin varolduğu sosyal, ekonomik, tarihsel ve kültürel kontekslerdir. Bu bağlamda insanın yaşadığı tarih ve zihni değişimler yeniden değerlendirilmeye çalışılmış ve dinin toplumların hayatındaki rolüne işaret edilmiştir. Bu bağlamda I.Kant, “Din, bütün vazifelerimizi ilahi emirler olarak algılamamızdır.”[16] demektedir. Bu tanımda Kant ahlakı çok geniş bir olgu olarak görmüştür ve dini ahlaka indirgemiş gibi görünmektedir. Ancak ahlak dinde ne derece önemli yer tutarsa tutsun bütün davranışları tanrının emri kabul etmek mümkün değildir. Kant vahiy dininin, doğal din şeklinde algılanma imkanını açıklayarak çağında yayın doğal din anlayışına yeni bir veche kazandırmaya çalışmasıdır. Çünkü ona göre doğru din vahiyle gelmiş olandır ve onun geniş kabul görmesi için daha akli temellere oturtulması gerekmektedir. Kant’ın burada doğal dine karşı bir atak gerçekleştirdiği söylenebilir. Batı’da akla dayalı din anlayışında en uç nokta A. Comte’dir; “İnsanlık Tanrı yerine geçmiştir” diyerek aklın egemenliğindeki İnsanlık Dini’nin Doğu ve Batı’nın aradığı evrenselliği sunduğunu[17] iddia etmektedir. Batı’daki bu din anlayışı, din tanımlarında tanrıyı yere indirme çabalarından ibarettir. Bu tarz düşünceler dinin kamusal alandan el çektirilmesinin temellerinin atıldığı ilk girişimler olarak görülebilir.


[1] Bozkurt, Değişen Dünyada Sosyoloji, s.242-243.
[2] Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, İstanbul 2016, s.41.
[3] Bozkurt, a.g.e., s.245.
[4] Çalışkan, a.g.e., s.216.
[5] Bozkurt, a.g.e., s.243.
[6] M.Doğan Karacoşkun, “Dinî İnanç-Dinî Davranış İlişkisine Sosyo-Psikolojik Yaklaşımlar”, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, IV(2004), Sayı:2, s.24.
[7] Carl Gustav Jung, Din ve Psikoloji, çev. Cengiz Şişman, İstanbul 1993, s.62,85,119.
[8] Erich Fromm, Psikanaliz ve Din, çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 1990, s.29.
[9] Karacoşkun, a.g.m., s.24.
[10] Çalışkan, a.g.e., s.24.
[11] Gös. yer.
[12] Gös. yer, s.25.
[13] Gös. yer.
[14] Gös. yer, s.26.
[15] Gös. yer, s.27.
[16] Gös. yer, s.28.
[17] Gös. yer, s.29.

Din Kavramı [3]: Ludwig Feuerbach’e Göre Din

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir