Kenar

Estetik Felsefesi ve Søren Kierkegaard

Bir önceki yazımda etik ve ahlâk arasındaki sınırları çizmeye çalışmış ne oldukları ve ne olmadıklarını belirtmiştim. Bu yazı da ise o iki kavramla bağlantılı olan estetik kavramını inceleyeceğiz. Diğer iki kavrama göre bu kavramın anlaşılması zor olabilir, çünkü birkaç yönden bu kavrama yaklaşıp anlatmaya çalışacağım. Umarım bir önceki yazıda tanımlamış olduğumuz ahlâk kavramının ne olduğunu unutmamışsındır; bu yazıda ahlâk’a tekrar değineceğiz ve estetik yaşam ile ahlâklı yaşamı kıyasa sokacağız. Estetik, felsefenin duyusal değerle ilgili olan alt disiplinine verilen addır. Konu edindiği şey ise güzelliktir; güzelliğe yönelen duyumsal bilgiyi konu edinir. Kendi içerisinde ise ikiye ayrılır: ilki, estetik özne ve nesneyi, yargıyı, estetik değeri, tutumu vb. boyutuyla ele alır; diğeri ise, doğrudan sanatı konu alarak onun özü olup olmadığını soruşturur. Konu edineceğimiz alan sanat değil, felsefî boyutudur. Estetik nesne bağlamında baktığımızda çok ayrıntıya girmeden bir sanat eserinin iki boyutu mevcuttur; fizikî boyutu ve anlam boyutu. Nesnenin anlam boyutu estetik tutum veya dikkatin konusu olan ne ifade etmeye çalıştığıdır. Estetik değerin ise iki ana bölümden oluştuğu ve bu ikisinin harmanlamasından bir sonuca çıkıldığını söyleyebilirim. Burada uygulanan şey aslında diyalektikdir; tez, antitez ve sentez. Şimdi bu diyalektiğin nasıl oluşturulduğunu kısaca inceleyelim. Asıl konu güzellik algısıdır; bir nesnenin güzelliği onun kendisinde yani mutlak mıdır, yoksa ona bakan gözde midir? Yani güzellik nesnel ve mutlak mı, yoksa öznel midir? Antik Yunan felsefecileri burada nesnelliği temsil etmektedir, modern felsefeciler ise hayır güzellik nesnenin kendisinde ya da mutlaklıkta değil ona bakan gözün ona verdiği değerdedir, demektedirler. Sentez kısmını ise bu ikisini açıkladıktan sonra belirteceğim. Yunanlı düşünürler, güzelliğin tanımlanabileceğini onun düzen, birlik, uyum, oran, ölçü ve iyilik gibi niteliklerin birleşimine indirgemişlerdir. Pythagorasçılara dünya unsurları arasında belli bir ölçü, orantı, düzen ve ahenk olduğu için güzeldir, demekle bütünsel bir bakış açısı getirmektedir. Parçaların birbiriyle olan uyumunun sonucu bütünsel olarak güzelliği yansıtır. Bu güzellik anlayışında, güzelliğin mutlak ve evrensel bir boyutu kadar, göreceli bir boyutunun olduğuna da vurgu yapılır. Aynı geleneğe sahip Platon şu şekilde belirtir bu durumu: duyusal dünyada var olan somut şeylerin güzelliği değişebilir veya yok olup gidebilir; bazılarına güzel görünen başkalarına böyle görünmeyebilir. Fakat güzelliğin bu zamansal ve göreli cisimleşmelerinin üstünde ve ötesinde, ezeli ve ebedi bir güzellik ideası vardır. Platon ne kadar hazcı güzellik algısına yakın gözükse de aslında nesnelcidir, bu konuda böyle bir düşünceyi dile getirmesinin sebebi Platon’un felsefesinin sonucudur. Çünkü ona göre, dünya bir yansımadan ibarettir, bu yüzden bahsettiği ezeli ve ebedi olan bu yansıma değil, gerçek olandır ve yansıyanda ise bu geçici ve göreceli olabilir demeye çalışmaktadır. Anladığın üzere Platon da aslında diğer Yunan düşünürler gibi mutlak güzellikçidir, onun hazcılığa yaklaşması oluşturduğu felsefî teorisinin sonucudur ki, bunun bir gerçeklik değil yansıma olduğunu dile getirmiştir. Modern felsefecilerin öznel ya da hazcı yaklaşımında ise realist ve nesnel boyutunu kaybeder güzellik; hazcı güzellik geleneğinde bütün estetik kavramlar gibi, güzellikte öznel konuma çekilmiştir. Güzelliğin nesnede değil ona olan bakışımızda olduğunu ileri sürülür ki, bu gözlemlendiğinde insanların farklı farklı şeyleri güzel bulmasında kendini göstermektedir. Bu iki karşılıklı tezin sonucunda bahsettiğim sentez ise, her ikisini de birleştirmiştir. Farklı farklı güzellik algısı olmuş olsa da bazı şeylere karşı genel bir güzellik algısının oluştuğunu ileriye sürerler bu yüzden de nesnenin insanların hazlarında bir şeyler uyandırdığını ve bu uyandırma sonucunda ortaya güzelliğin çıkarıldığını ileriye sürerler. Tabii bunun gerçekleşebilmesi için bir deneyimleme olması gerekmektedir. Aynı deneyimlemeyi yaşamayanlar aynı güzelliği göremeyeceklerdir. Bu bağlamda Hume’nin ‘beğeni mekanizması’ işlemektedir: güzelliğin konumlandığı yerin ya da estetik deneyim ve kavramların temel merkezinin bu beğeni mekanizması olduğunu söyler. Yetenek ve kapasite, sadece bir kimsenin misal olarak gülün güzel olduğunu öne sürebilesi olgusunu açıklamakla kalmayıp öznel beğeni standardına deneyimsel bir temel sağlamaktadır. Böylece, uygun renk görüsüne sahip olan belli bir eğitim sürecinden geçmiş insanlar nesneler için uygun renk kavramlarını doğrulukla kullanabilir. Benzer şekilde beğeni duygusu yeterince gelişmiş ve estetik kavramları yerli yerinde kullanmayı öğrenmiş insanlar da, güzellik kavramını rahatlıkla, üstelik başkalarıyla belli ölçüler içinde uyuşacak ve hatta az da olsa bir miktar nesnellik temin edecek şekilde kullanırlar. Dünya da beğeni çeşitliği olmasıyla birlikte aynı zaman da herkes tarafından beğenilmekte olan sanat eserlerinin de ortaya çıktığı görülmektedir. Shakespeare’nin eserlerinin hemen herkes tarafından beğeniliyor olması buna bir misal olabilir ki, bu konuda çokça misal mevcuttur. İnsanda hoşlanma uyandırmaya uygun düşen niteliklere sahip eserlerin genel beğeni kazanıyor olması hem nesnelliğin hem de bu nesnenin insanın duygularına değiniyor olmasından kaynaklı öznelliği yansıtmaktadır. Demek ki, nesnelerin birtakım özelliklerinin algısının, insan zihninde hazza dokunarak güzellik duygulanımını meydana getirmesi, bir beğeni ilkesinin varlığını göstermektedir. Her ne kadar bu böyle olsa bile beğeni işlemi bireyin duygusal alanında gerçekleştiğinden dolayı öznel bir boyut taşımaktadır, diyebilirim. Şunu da bilmeni isterim ki, söz konusu eğitim dışında kalan kitlenin güzellik algısı çoğunluğa göre değişmektedir. Bunu gözlemlemen zor olmasa gerek. Estetik yargıda hiçbir dış etken aktif değildir, misal olarak bir kitabın çokça tavsiye edilmesi sonucunda biz o kitabın estetik kalitesiyle ilgili herhangi bir yargıya sahip olamayız. O kitabı beğeni duygumuzla okuduktan sonra ancak estetik yargıya sahip olabiliriz. Kant, estetik yargılarda herhangi bir yasa veya kuralların işlemediğini belirtir. Nesnelerin estetik niteliklerini veya değerlerini belirler ve takdîr ederken kural ve yasaların işe yaramaması olgusu, estetik ilginin birtakım genel doğruların formüle edilmesi amacında olmayıp doğruya ve esas itibarıyla tek tek nesnelere, bizâtihi kendilerinden dolayı takdîr edilen nesnelere yönelmiş olması olgusunu yansıtır. Böylece kural ve yasalara göre değer biçme veya yargılama, nesnelerin biricikliğini göz ardı etmek ve dolayısıyla, estetik hüküm verememek olur ki, tam da bu yüzden ahlâk ile estetik karakterin aynı anda bir bireyde olması mümkün değildir. Çünkü ahlâk kurallı hareket etmeyi gerektirirken, estetik herhangi bir kuralı tanımamakta haz odaklı hareket etmektedir. Şuan söylediklerime bir anlam veremiyor olabilirsin, Kierkegaard’ın bu konuda verdiği misallerle senin tatmîn olacağını temîn ederim. Şunu anlamış olman gerekir ki, Kant ve Hume, estetik nesnelciliği reddedip estetik öznelciliği temsil etmektedirler. Yunanlı filozofların savunduğu güzelliğin nesnede var olduğu düşüncesi ki bunu, ideal orantı, yetkin ahenk veya simetri gibi formel özelliklerle ifade ediyorlardı. Ancak estetik öznelcilik bu rasyonalist estetik görüşünü reddederek bir nesnenin güzel olmasının, sadece onun öznede belirli bir tepkiye yol açması sonucu gerçekleştiğini söylerler. Bu düşünceye göre, estetik deneyimde kişi nesne tarafından etkilenir ama kişinin tepkisini belirleyen şey nesnenin özelliklerinin bilgisi değildir, kişinin duygulanımıdır. Eğer nesnelerde gerçekten birtakım estetik nitelikler olmuş olsaydı, beğenilerdeki farklılıklar oluşmazdı. Farklı birey veya kültürlerin beğeni ve estetik yargılarının birbirine zıt şekilde değişkenlik gösteriyor olmaları bunun gerçekliğini ortaya koymaktadır. Eğer nesnelerde böyle bir şeyin varlığı gerçekten olmuş olsaydı nesnelerdeki birtakım niteliklerin çıkarılmasıyla ortak bir estetik yargı oluşturulabilinirdi. Bu hakikati Kant’ın düşünceleriyle ortaya koyalım: Estetik yargıya temel teşkîl eden estetik deneyimin özsel unsuru hazdır. Haz ise nesnesinin özelliğini temsil etmeyen bir öznel yaşantıdan, bir zihin halinden başka hiçbir şey değildir. Kant’ın söyledikleri, söylediklerimi desteklemektedir. Böyle bir durumda estetik yargı bir damak tadı tercihiyle tam tamına aynı düzeyde bulunmakta olup, estetik yargıların haklılandırılamayacağı veya gerekçelendirilemeyeceği anlamına gelir. Tekrar vurgu yapmalıyım burada ahlâk ile estetiğin bir arada olamamasının nedenlerinden birini de az önce zikretmiş bulundum. Öznelcilikte sınırsız bir rölativizm/görecelilik vardır, çünkü beğeni kişinin hazlarına göre belirlenmektedir, herhangi bir nesnellik ya da kural söz konusu değildir. Tabii bu durum bir problem olarak görülmektedir ve çözüme daîr düşünceler yine Kant’tan gelmiştir. Estetik yargılara normatif bir boyut kazandırmaya çalışan Kant, güzellikle ilgili estetik bir yargının ayırt edici yönünün, onun mantıksal biçimi bakımından tekil bir yargı olmasına karşılık, evrensel bir onay talep etmesinden oluştuğunu söyler. Söylemeye çalıştığı şey, bir nesneyi veya sanat eserini güzel diye nitelediğimizde, salt öznel hoşlanmayı veya belli bir zihin halini kaydeden yargılardan farklı olarak bir evrensellik varmış gibi inanır ve herkesin bizimle mutâbık olmasını talep ederiz. Daha anlaşılabilir olmak için bir misal vereceğim: Selimiye camii’nin gerçekten güzel, kusursuz bir mimârî eser olduğu yargısını verdiğimizde, bu öznel yargı ile yetinmek istemem herkesin benimle aynı sonuca ulaşması gerektiğini varsayar ve düşünürüm, estetik yargımı evrenselleştirmeye çalışırım. Bu yargımın evrenselleşmesi için ilk kural, yargının dayandığı hoşlanmanın her türlü öznel arzu ve ilgiden bağımsız olmasıdır. Bu mümkündür, bir nesneden duyduğumuz hoşlanmanın ilgiden bağımsız olduğunun bilincine vardığımızda, bu nesneyi bütün insanlar için hoşlanma temeli içeren bir nesne olarak görmek durumunda kalırız. İkinci kural ise, nesnenin hoşlanmaya yol açan bilgi yetilerinin herkes için geçerli, yani evrensel olmasıdır. Her özne, nesnenin verildiği tasarıma ilişkin estetik değerlemede bir ve aynı hayal gücüyle anlama yetisini harekete geçirdiğinde, hoşlanmaya yol açan zihin durumunun anlama yetisi ile hayâl gücü arasında gerçekleşen uyum herkes için geçerli olur. Daha öncede belirttiğim gibi aynı deneyimden geçme sonucu bir evrensellik kazanması mümkün olabilir. Yargımızı ortaya koyarken nesnenin çıplak formu ve bu formun evrensel algı ve anlama yetilerimizle olan etkileşimi dışında hiçbir şeyi hesaba katmayız. Bu perspektifle ancak nesneyle ilgili estetik deneyimimizi, nesneden duyduğumuz hoşlanmayı, arzu ve pratik ilgilerden olduğu kadar, ona ilişkin kavramsal bir kavrayıştan bağımsız hale getirdiğimizde ulaşabiliriz. Böylece o, herkes için geçerli bir yargı haline gelebilir. Çünkü bu şekilde evrensel geçerliliği olan saf bir beğeni yargısına ulaşırız. Artık estetiğin karakter üzerindeki etkisine ve ahlâkla karşılaştırılmasına geçebiliriz.

Bu konuyu Varoluşçu felsefenin kurucularından sayılan Kierkegaard ile açıklamaya çalışacağım. Seni bir konuda uyarmalıyım, onun eserlerinde etik diye kullandığı şey genel itibarıyla ahlâktır, bu yüzden yapacağım alıntılarda etiğin anlamını bahsettiğimiz ahlâk olarak anlamalısın. Kierkegaard, konunun merkezine seçim yapabilmeyi yerleştirir, “Kişi daha seçim yapmadan önce kişiliğin seçimle ilgisi vardır ve eğer kişi seçimi ertelerse, kişilik bilinçdışı olarak seçimini yapar ya da içindeki karanlık güçler ona bu seçimi yaptırır. Bu durumda en sonunda seçim yapıldığında, daha önce vurgulandığı üzere, kişi tam bir parçalanmaya uğrar ve tekrar yapılması gereken ve geri alınması gereken bir şeyler olduğunu anlar. Ancak artık bunu yapmak çoğu zaman çok güçtür.” Bunun konumuzla ne ilgisi var diye düşünebilirsin ancak ahlâk ya da estetiğin de merkezinde seçim söz konusudur ve birçok filozof gibi Kierkegaard’da seçim yapamayan kişileri birey olarak hatta varlığının bile olmadığını düşünürler, çünkü bireyler seçimleriyle varlıklarını gösterebilirler. Estetik seçimi ise seçim yapmamak olarak değerlendirir: “Senin seçimin estetik bir seçim; ama estetik seçim hiç seçim yapmamak demektir. Genel olarak; seçme eylemi etiğin lafzî ve dar anlamdaki ifadesidir.” Kierkegaard, estetiği gündelik yani geçici olarak değerlendirir, ahlâkı ise mutlak seçim olarak görür. Estetiğin seçim yapamayacak olmasının nedeninin onun ilgisizlikten kaynaklandığını seçimi yapabilecek olan ahlâkın ise ilgisi olduğundan yapabileceğini söyler. “… eğer bir genç kız, kalbinin seçimini izlerse, bu seçim, ne kadar güzel olursa olsun dar anlamda seçim değildir. Zira tamamen gündeliktir. …eğer kişi mutlak olarak seçmiyorsa, yalnızca o an için seçiyor demektir ve bu nedenle bir sonraki anda başka bir şeyi seçebilir. Bu yüzden etik seçim bir yönden çok daha kolay, çok daha basittir. Ama başka bir yönden nihayetsiz derecede güçtür. Kendisini yaşamının misyonu konusunda etik olarak tanımlamak isteyen kişinin elinde genellikle önemsiz seçenekler vardır; ama öbür yandan seçim eyleminin kendisi o kişi için çok daha önemlidir. Eğer beni doğru anlarsan, seçimde, seçimin yapılmasında kişinin duyduğu enerji, samimiyet ve duygu, doğru seçim yapmaktan daha önemlidir. Böylelikle kişilik kendisini kendi içsel sonsuzluğunda ilan eder ve güçlenir. Bu yüzden bir kimse yanlışı seçse bile, seçmede kullandığı enerji sayesinde, seçtiğinin yanlış olduğunu keşfedebilir. Seçimin tamamen içe dönük bir kişilikle gerçekleştirilmesi ölçüsünde, kişinin mizacı arınır ve kişi aşkınlığı tüm varoluşa nüfuz eden ebedî güçle hemen ilişki kurar. Bu başkalaşım, bu yüksek kabul, yalnızca estetik bir seçim yapan kişi tarafından asla keşfedilemez. Bütün tutkusuna rağmen, ruhundaki ritim yalnızca bir spiritus lenis (cılız arzu)’tir. … hiçbir genç kız, kalbinin nasıl seçeceğini bilen bir erkeği seçtiği zamanki kadar mutlu olamaz. Öyleyse kişi ya estetik olarak yada etik olarak yaşamalıdır. Daha önce söylediğim gibi burada katı anlamda bir seçim sorunu henüz yoktur. Zira estetik olarak yaşayan kimse seçmez ve etik kendisine görünür hale geldiğinde estetiği seçen kimse, günah işleyeceği için estetik alanda yaşamaz ve yaşamı ahlaksız olarak tanımlansa dahi etik kategorisi altında yer alır.” Anlamış olacağın gibi Kierkegaard, etikte kişiliğin merkezinin kendisi olduğunu; bu yüzden estetiğin mutlak anlamda dışlandığını, ancak göreceli olarak estetik daima geri planda yerini korumada kaldığını, söylemektedir. Peki etik ya da estetik olarak yaşamak ne anlama geliyor buna bakalım. Bu sorulara şu şekilde cevap veriyor: “Bir kimsedeki estetik faktör kişinin gündelik olarak ne olduğudur; etik faktör ise kişinin ne olacaksa o olmasıdır. Estetik faktör içinde, bu faktörle ve bu faktör için yaşayan kimse, kendi içinde estetik olarak yaşar.” Ahlaksal yaşama sahip olabilmek için seçim yapılması gerektiğini daha önce vurgulamıştım, Kierkegaard bu seçimin nasıl bir bilinçle yapılması gerektiğine daîr düşünceler de dile getirmektedir. Ona göre, seçim kaygıyla umutsuzluğa düşen insanın ahlaksal yaşamı, kendisini seçerek elde edebileceğini ön görür. Ne demek istediğimi doğru anlayabilmen için bu konuda alıntılar yapacağım. “Bu yüzden umutsuzluğu seç; çünkü umutsuzluğun kendisi bir seçimdir; çünkü kişi seçmeden kuşku duyabilir. Ama umutsuzluk kişinin seçmeden kuşku duyamayacağı bir haldir. Ve kişi umutsuzluğa düştüğünde yine seçer. Peki neyi seçer? Kendisini, gündelikteki kendisini değil, arızî birey olarak kendisini değil, ebedî geçerlilikteki kendisini seçer.” Burada bahsettiği şey ahlaksal olarak kendini seçebilmektir ve bunun ebedî olarak geçerli olacağına vurgu yapar.

Şuan  fikrimi değiştirmiş bulunuyorum ve yazı için düşündüğüm çerçevenin dışına çıkacağım. Çünkü bu konudan dar şekilde bahsetmemden dolayı anlamayacağını düşünüyorum. Kierkegaard’ı anlamak adına önemli olduğundan dolayı daha derinlere inmeye karar verdim. Bu yüzden estetik, ahlak ve iman bağlantısını nasıl kurduğu üzerinden konuyu genişletiyorum. Öncelikle Kierkegaard’ın insana bakışını değerlendirelim ve sonra insanın duygularıyla bağlantılı olarak yapıp ettiklerine geçelim. O, bireycidir yani hakikatin varlığı öznellikte mevcuttur. Bir insanın hayatını nasıl yaşayacağına dair mutlak doğrular, mutlak değerlerin olmadığını aksine her bireyin neyin uğrunda yaşamaya ve ölmeye değer olduğuna kendisinin karar vermesi gerektiğini söyler. İnanç içinde benzer söylemleri vardır. Neye inanıldığının bir önemi yoktur, çünkü düşünürlerin umduğu gibi inanılan şeyin kesinliğinden emin olmak imkansızdır. Ondan daha da önemlisi yaşamak için bir sebep değildir. Bireyin kendisinin bunu sağlayabileceğini düşünür. Önemli olan inanılan şeyin kendisinden ziyade bireyin inanılan ile ilişkisinin önemli olmasıdır. Sen bir şeye tüm benliğini verebiliyorsan, bütün hayatını onun uğruna verebileceksen, o zaman senin için doğru odur. Gerçekte neyin doğru olduğu önemli değildir, önemli olan senin doğrundur. Bu alanda sen ile çevre ve toplum arasında bir çatışma söz konusu olabilir, buna estetik, ahlak ve iman yaşamları arası çatışma da diyebiliriz. Ona göre, bireysel varoluş alanına geçiş ancak kişinin kendisinin birey olarak farkına varmasıyla mümkündür. Bununda yukarıda belirttiğim, Kierkegaard’ın ‘varoluş alanları’ dediği üç aşama ile mümkün olmasıdır. Kişinin yaşam yolundaki estetik, ahlak/etik ve iman/dinsel aşamalarından oluşmaktadır. Onun insan görüşü yaşam yolundaki bu üç varoluş ile ilgilidir. Bu üç varoluş alanı ayrıca üç yaşam biçimine tekabül etmektedir. Estetik aşama özelliklerini kendinde taşıyan estetler, ahlak aşamasının özelliklerini kendinde taşıyan trajik kahramanlar ve dinsel aşamanın özelliklerini kendinde taşıyan iman şövalyeleridir. Bu üç varoluş alanı en altta estetik sonra ahlak en üstte ise iman alanı olmak üzere hiyerarşik bir yapı göstermektedir. Bu aşamalar arasında zorunlu bir geçiş söz konusu olmadığı gibi bir üst aşamaya geçişte alttaki aşamanın herhangi bir katkısı da yoktur. Aşamalar arasındaki geçiş sıçramayla mümkündür; özden varoluşa geçiş bir sıçramadır. İman konusuna çok detaylı girmeyi düşünmüyor olsam da ‘Korku ve Titreme’ kitabında konu edindiği İbrahim’in oğlunu kurban etmesi üzerinden bir izlenim edinmeni sağlamaya çalışacağım. Daha önce de belirttiğim gibi buradaki önemli nokta seçim yapabilmektir, çünkü seçim yaptığı sürece insan var olabilir, kendisi olabilir. Bu sebepten Kierkegaard yaşamdaki önemli ya/ ya da seçiminin ahlaksal alana ait olan iyi ve kötü arasında yapılan seçim olarak görmez, aksine kişinin iyi ve kötüyü seçmek / ya da onları dışarıda bırakmak yoluyla yaptığı seçim söz konusudur. Yapılan seçimin iyi ya da kötü olmasının bu evrede bir önemi yoktur, önemli olan insanın seçim yapabilmesidir. İnsan için önemli olanın öznel olarak hakikati bulması, uğrunda yaşayabileceği ve ölebileceği bir fikrinin bulunmasıdır. “Nesnel hakikat denen şeyi keşfetmek, felsefenin bütün sistemlerini çalışmak ve gerekirse hepsini incelemek ve her bir sistemin içindeki tutarsızlıkları göstermek ne işime yarar; ama o benim hayatımla ilintili olmalıdır ve ben bunu şimdi en önemli şey olarak görüyorum.” Kierkegaard eylem ve uğrunda yaşanacak-ölünecek şeyler için akıl ve nesnelliği değil tutkuyu ve öznelliği öne çıkarır. Bir bireyin nasıl yaşaması gerektiğine daîr kolektif, sosyal bir yaşama dayalı çözüm önerisini reddeder, her bireyin kendi hayat yolunu kendisinin seçmesi ve takip etmesi gerektiğini ve felsefenin de insana bu yolu göstermek için var olması gerektiğini düşünür. Hakikatin öznellikte olduğunu söylemesi garipsenebilir, buna karşılık Kierkegaard bilimin insanı demoralize ettiğini söyler. Bilim kişisel duygu ve görüşleri değil nesnel olguları keşfetmektedir. Ona göre, bilimin sorunu değerinin kısıtlı olmasıdır, bilim ne kadar başarılı olursa olsun hiçbir zaman insanın nasıl yaşaması gerektiği konusunda bir şey söyleyemez. Bu onun önemsiz olduğunu söylediği anlamına gelmiyor aksine öneminin arttığını da belirtir. Söylediğim şeyi yakaladığını varsayıyorum.

Seçim anına tekrar geri dönmeliyiz. O an için seçmeyi kişinin bütün hayatı için seçim yaptığı mutlak seçim ile karşılaştırır. İnsanın yaşamına nasıl anlam katacağını içermek üzere kendi değerlerini seçmesiyle estetik yaşamdan ahlaksal yaşama sıçrayacağını gösterir bize. Bu durum heyecan verici olduğu kadar korkutucudur da. Birey seçme sürecinde birey olarak biçimlenirken kendi yolunu seçmek zorundadır. İnsan kendi içinde bulunduğu durumu tam olarak anladığında kaygı yaşacaktır. Kaygı ile korkuyu kesin olarak birbirinden ayırmalıyız, bunlar aynı duygular değildir. Korku insanın kendi bilinçli gücünün dışında gelişen ürkütücü olanaklardan geri çekilmedir; kaygı ise, insanın eylemde bulunma potansiyeline içkin olarak bulunan muazzam olanakların sonucunda ortaya çıkmaktadır. Kierkegaard’ın bahsettiği umutsuzluk anı burada yatmaktadır. Seçim konusunu asla hafife almamalısın birazdan söyleyeceklerim sana bunu gösterecektir. Sen, yaşamını nasıl haklı kılacağına ilişkin önemli kararlar vermekten kaçınarak bahsettiğim kaygı duygusundan kaçmaya çalıştığında sadece günlük kararlar vererek ve herhangi bir şeye uzun süreli bağlanmaktan kaçınarak yalnızca anı yaşamaya çalışabilirsin. Ancak en küçük kararın bile bütün hayatına ilişkin temel bir kararını yansıtacaktır. Sen böylece bazı eylemleri değil bütün hayatının şekilleneceği yolları seçmekte olacaksın. Mesela bu sen de olabilirsin ya da çevrende gözlemlediğin kişilerde olabilir. Bazı insanlar etraflarındaki insanların durumuna göre nasıl davranacaklarını belirlerler, bunu yapmalarının sebebi hayatlarını haklı çıkarabilmek için zor seçimden kaçınmaktır. Bu gibi kişiler kendilerine bir yol seçmektense başkalarının beklentilerini doyurmayı tercih ederler ve ancak böyle var olacaklarını düşünürler. Böyle kişilerin bir çok maskesi mevcuttur ve farklı kişilerin yanlarında farklı maskeleri takmaktadırlar. Bu yüzden Kierkegaard bu kişilere “sen gerçekten de bir hiçsin; sen başkaları için sadece bir ilişkisin” demektedir. Başka bir grup ise hayatlarına yön verecek bir ilkeyi seçmekle o kadar çok oyalanırlar ki, bu yüzden karşılarına çıkan fırsatları kaçırırlar. Hayatında ya / ya da seçimlerinin farkında olan kişilerin taşıdığı ağır sorumluluğu bir an düşünmelisin, seçim yapmanın ne kadar zor olduğunu ve zamanında bu seçimi yapmadığında olasılıkların nasıl yok olacağına dikkat etmelisin kişi herhangi bir seçim yaptığı için değil seçmeyi boş verdiği için sonunda bir ya / ya da sorunun gereksizliği karşına çıkacaktır. “Seçim yapmak ve zamanında seçim yapmak önemlidir.” Bu konuyu bir misal üzerinden daha da açmaya çalışalım: Sevdiğin birisi var ve sen ona bunu söyleyemiyor ya da söylemiyorsun. İşte burası seçim anı ve sonsuz ihtimaller aklında dolaşmaya başlıyor. Sen karar almaktan kaçmak için olasılıklarla oynamaya başlıyorsun. Çünkü bütün olasılıklara eşit mesafede duruyorsun. Burası senin için korunaklı bölge ve terk etmek istemiyorsun. Vereceğin bir karar seni o hayal dünyasından gerçekliğe çıkaracak ve sen şuan bulunduğun güçlü konumdan çıkmak istemiyorsun. Sen bu önemli karar için her gün olasılıklarla yatıp kalkıyorsun, günlerin böyle geçmeye başlıyor. Her olasılığı daha da detaylandırarak tekrar tekrar zihninde canlandırıyor ve delirmeye doğru ilerliyorsun, gecelerin gündüzlerine karışıyor. İşte şuan sen kaygı anındasın. Ancak enteresan bir şekilde bu çıkmazda olmak sana büyük bir keyif verebilir. Hiçbir şey gerçekleşmiş değil, herhangi bir seçim yapmış da değilsin ve sorumluluk da söz konusu değil. Bir labirentin içerisindesin ve bütün yollar senin hazlarına çıkmakta. Bu durumu çıldırtıcı bulabilirsin ancak bunun farkında olduğunda zevk almaya başlarsın zaman durur ve sen hep şimdide kalırsın. Çünkü seçim yapmadın ne ileri ne de geri gitmiş durumdasın. Geçmişin etkisi altında değilsin, geleceğin sorumluluğunu umursamıyorsun. Şuandasın ve olasılıkların sarhoşluğuyla kaybolmak üzeresin. Şuan sen Kierkegaard’ın tanımladığı estetik etapta bulunmaktasın eğer bir seçim yapmazsan buradan çıkamayacaksın da. Sende herhangi bir ahlaksal kararın ağırlığı, vicdan muhasebesi yoktur. Sen hayalinde canlandırdığın bir dünyaya sıkışmış ve keyif almaktasın, gerçeklikle herhangi bir işin yok çünkü sen gerçeklikte yaşamıyorsun. Sadece haz aldığın şeylerin peşindesin, seçim yapmak ve bağlayıcı sonuçların senin hazzını yok edeceğini düşünüyorsun. Sıkıcılıktan kaçar ve her seçimin bir kaybediş olduğunu düşürsün ve bir sıçrama için seçim yapmazsın. Hazzın uğruna yapmayacağın şey de yoktur. Şimdi az önce yaşadığın estetik yaşam biçimini Kierkegaard üzerinden sistemleştirelim. Kişi birey olduktan sonra ilk seçimi veya varoluşunu gerçekleştirmede ilk aşama estetik yaşam biçimidir. Bu biçim sosyal olmayan amoralizm içerisindedir. Sosyal rolleri, yükümlükleri reddetme ve onlar karşı yabancılaşma durumundadır. İçerisinde bulunduğu toplumun normları, neyin iyi neyin kötü olduğu onu ilgilendirmez. O sadece onun için haz verici olup olmadıklarıyla ilgilenmektedir. Kendi için yaşama, bedensel eğilimlere göre hareket etmenin sonunun kendi kendini baltalayıcı bir hayat tarzı olduğunu söyler Kierkegaard. Bunun nedeni aynı zevklerin sürekli tekrarı sonunda bıkkınlığa yol açması ve insanın sürekli bir zevk yaşamını sürdürmeye psikolojik olarak hazırlıklı olmamasıdır. Şimdi hafızanı biraz yoklamanı istiyorum senden, mutlaka karşılaşmış olmalısın hayatında bütün zevkleri tatmış olan insanların yapacak bir şeyleri kalmadığında intihar etmeleri ya da buna meyil etmeleri dikkatini çekmiş olmalı. Estetik yaşam biçimi üzerinden farklı bir konudan bakalım bir de: Aşıksın ve aşık olduğun kişiyi elde edebildin, artık ondan soğumaya başlarsın çünkü istediğin hazzı elde etmiş bulunuyorsun ve o sıradanlaştı, senin sıradan olmayanlara yönelme güdülerin harekete geçmektedir. Kierkegaard’ın Johannes’ine göre:  Aşk ancak karşı taraftan bir direnç görüldükçe güzeldir, tamamen teslim olunduğunda aşk alışkanlığa ve güçsüzlüğe dönüşür, ki bu da estetik varoluş etabında ‘sıkıcılığa’ tekabül eder. Dolayısıyla bir kopuş kaçınılmaz olur. Umutsuzluk; böyle bir haz yaşamının, tenselliğin devam etmesi kişide umutsuzluğu ortaya çıkartmaktadır. Yukarıdaki intihar cümlelerimi hatırlamalısın. Varoluş, sonlu olan bir varlıktaki sonsuzluğa yönelik tutkudur Kierkegaard’a göre; bu sebeple bu kişilerin tinsel varlıklarının farkında olamaması onları ölümcül hastalık olan umutsuzluğa itmektedir. “Bu umutsuzluk biçimi kendisi olmayı istememekteki umutsuzluk; ya da daha aşağısı, bir kendi (self) olmayı istememekteki umutsuzluk; ya da hepsinden kötüsü, olduğundan başka birisi olmayı istemekteki, yeni bir ‘kendi’ olmayı arzulamaktaki umutsuzluk.” Kendi varoluşunu en özsel biçimde gerçekleştirebilmeleri için ahlaksal aşamaya sıçrayışını yapmalı yani bir seçim yapılması gerekmektedir. Bu yazıyı hazırlarken güzel bir tesadüf yaşadım ve bu senin için de çok önemli, çünkü şuna kadar anlattıklarımı hissetmeni sağlayabileceğim bir şey buldum. Zamanında değeri bilinmemiş “Sevmek Zamanı” 1965, Metin Erksan yapımı bir film ile karşılaştım. Metin Erksan’ın, Kierkegaard’ın bu düşüncelerinden haberi var mıydı yok muydu bilemiyorum ancak film tam olarak onun estetik yaşam aşamasını anlatmakta, bununla da yetinmemekte, etik hatta benim muamma yaşadığım imana bir sıçrayış olup olmadığını sorguladığım durumlar da mevcut. Filmin diyalogları sana anlatmaya çalıştığım kaygı anını tam anlamıyla yaşatacaktır. Halil, Meral, Mustafa, Başar ve Meral’in babası üzerinden sana kesitler vermeye çalışacağım. Halil, Meral’in fotoğrafına aşık olmuş birisidir ve daha sonradan Meral ile karşılaşır. Estet hayat yaşan Halil, bu aşkın ona ait olmadığını kendisine ait olduğunu ve onu değil fotoğrafını sevdiğini ve aşkını paylaşamayacağını anlatmaya çalışır. Böylesi bir aşka şapka çıkaran hakiki kızımız Meral ise ona aşık olur ve bahsettiğimiz sıçramayı gerçekleştirir mutlak olarak seçimini, kendisini seçer ve bu aşka kendisini adar. Meral’in etikten, iman boyutuna sıçrayış yapıp yapmadığı konusunda bir karara varamadım. Ara ara git gel yaşasa da mutlak seçimini yapıyor ve umutsuzluk yaşıyorken gerçekleşmesi imkansız olan bir anda, Kierkegaard’ın söylemiyle absürt olan seçenek gerçekleşiyor ve Halil’e kavuşuyor. Tabii sonrasında farklı durumlar söz konusu ancak hakiki kızımız mutlak olarak seçimini yapmıştır artık. Halil’in estetik fantezilerinin aşkınlığı beni hayrete düşürdü ve yorumlama konusunda tereddüde düşürdü. Kierkegaard’ın ölümcül hastalık umutsuzluk, tinsel varlığının farkında olamaması mıdır, yoksa başka bir kaygı mıdır bilemiyorum. Kierkegaard’ın Halil hakkındaki yorumu paha biçilemez olurdu sanırım. İçinde bulunduğu kaygı, kabul ettiğinde her şeyin sıradanlaşması ya da var olan aşkın yok olması kaygısı olmakla birlikte farklı bir bakış açısı daha olabilir. Halil estetik aşamada değil, iman aşamasında yaşıyor olabilir. Hareketleri haz üzerinden mi yoksa tutkuyla bağlı olmasından mı buna bakmalıyız ki, eğer haz üzerinden olmuş olduğunu düşünürsek Meral onun olmak istiyorken onu reddediyor ve aşkını yaşamaya devam ediyor. Burada tutkuyla bir bağlanışın kokusunu alıyorum, ancak gerçek bir hayatta değil kendi hayali dünyasında. Halil’in durumu benim için bir araf, belki girift kalmakta. Ayrıca Halil’in ustası Mustafa’nın ona olan ahlakçı baskısında daha önce bahsettiğim bu aşamalar arasındaki çatışmayı görebilirsin. Meral ya / ya da’sını mutlak olarak seçerek kendini adamıştır. Halil’in, Meral’in babası ile konuşması esnasında şartların seçimleri, insanın içinde bulunduğu ortamın ne derece belirleyici olabildiği gözler önüne seriliyor. Son olarak Başar’ın son sahnede kendini seçmeye mecbur bıraktığı umutsuzluk anındaki seçimi ya / ya da seçimidir. Sıçrayışı yaşamıştır ancak seçimin yönü kötü’dür. Filmi bu yazıdan sonra farkındalıkla izleyecek olman, sana o sahneleri yorumlamanı ve anlamanı sağlayacaktır. Filmden bir diyalogu vereceğim sana, izlerken düşünsel yorumlamasını senin zihnine bırakıyorum.

– Meral: …Ben senin söylemeni istiyorum. Herhalde bana ait olan bir şeyi öğrenmek hakkımdır.
– Halil: Hayır. Sana ait bir mesele değildi bu. Resminle benim aramdaki bir durum, seni ilgilendirmez. Ben senin resmine âşığım.
– Meral: İyi ama âşık olduğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım, söyleyeceklerini dinlemeye geldim.
– Halil: Resmin sen değilsin ki? Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın.
– Meral: Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor.
– Halil: Evet, bir korkudan ileri geliyor. Bu korku sevdiğim bir şeye ebediyen sahip olmak için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de, sana âşık olsaydım o zaman ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor, iyilikle bakıyor ve ebediyen bakacak…

Sen, üzerinden devam edelim peki nasıl bu estetik aşamadan ahlaksal aşamaya geçeceksin? Kierkegaard sana şunları söylüyor: Kişi bu umutsuzluktan ahlaksal yaşama özgür bir seçimle kendi olmayı isteyerek ancak geçiş yapabilir. Bu seçimi yapabilmek için hem estetik hem de ahlaksal olan seçeneklerin farkına varmak ve tam bir kendini adamayla ahlaksal olanı seçmekle mümkündür. Bu bir sorundur ve “mutlak bir ya / ya da sorunu” daha yalın bir anlatımla iyi ile kötü arasında seçim yapma sorunudur. Ancak, sorun herhangi bir şey arasında olan seçim değildir, mutlak bir seçim yapma sorunudur. Ahlaksal seçimi yapabilmenin tek yolunun mutlak seçimle yani iyi ve kötü arasında mutlak bir seçim yaparak kişi ahlaksal seçimle kendini seçmiş olur. Böylece kişilik kendisine döner; kişi kendini seçmekle kendini ahlaksal olarak seçer ve bir önceki aşamadaki parçalanmış kişilik yeniden seçimle kazanılmış hale gelir. Ve sen, estetik yaşamda dolaysızken kendini seçerek yaptığın sıçrayışla ahlaksal aşamada kendini ne yaparsan, o olacak hale geldin. “…Yalnızca mutlak olarak kendimi seçtiğimde kendimi mutlak olarak sonsuzlaştırırım, çünkü ben kendim mutlağım, yalnızca kendim için mutlak olarak seçebilirim, ve bu kendimi mutlak olarak seçmem benim özgürlüğümdür, ve yalnızca ben kendimi mutlak olarak seçtiğimde mutlak bir farklılığı, yani iyi ve kötü arasındaki farkı ortaya koyabilirim.” Yazımın ahlaksal ve dinsel yaşam bölümlerini okumak için bir sonraki sayıyı sabırla beklemen gerekecek. Umarım anlattıklarımın senin hayatındaki seçimlerine faydalı etkisi olabilir.


KAYNAKÇA
Kierkegaard, Søren, Baştan Çıkarıcının Günlüğü, çev.: Süha Sertabiboğlu, İstanbul 2013.
Kierkegaard, Søren, Kişiliğin Gelişiminde Etik-Estetik Dengesi, çev.: İbrahim Kapaklıkaya, İstanbul 2013.
Kierkegaard, Søren, Kaygı Kavramı, çev.: Türker Armaner, İstanbul 2017.
Kierkegaard, Søren, Korku ve Titreme, çev.: Ebru Çalışkan, İstanbul 2013.
Kierkegaard, Søren, Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, çev.: Mukadder Yakupoğlu, Ankara 2017.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir