Kierkegaard ve Eğitim

Kierkegaard’ın 1800’lerde eğitim hakkında yazdıkları bize gösteriyor ki o günden günümüze pekte bir değişiklik olmamış. Bir insanın eğitiminde önemli olan ona öğrenme, keşfetme tutkusu verilmesidir. Bir çocuğa ilk okulda kitap okuma tutkusu verildiğinde aslında artın ona hiçbir şey öğretilmesine gerek bile yoktur. Çünkü bütün öğrenmek istediği şeyleri kendi kendisine öğrenecektir. Maalesef ülkemizdeki eğitim sistemi bir tutkuyu aşılamak yerine her şeyden soğutmakta ve bezdirmektedir. Kierkegaard’ın değindiği gibi sonuca bakılmaktadır. Onlar için önemli olan tek şey sonuçtur. Gerçekte ise hiçte öyle değildir. Bütün bir insan yaşamını sonuçlara indirgemek ve bunda ısrarcı olmak nasıl bir garabettir…

“Eğitimde önemli olan çocuğun şu ya da bunu öğrenmesi değil, ruhunun olgunlaşması, enerjisinin yükselmesidir. Sen çoğu zaman iyi bir akla sahip olmanın ne kadar şahane bir şey olduğundan söz edersin. Aklın önemini kim yadsıyabilir? Bir adama enerji, tutku ver, her şeye sahip demektir. Genç bir kızı ele al. Aptal, histerik, geveze olsun. Onun derin ve samimi bir aşka düştüğünü hayal et. O zaman iyi bir aklın kendiliğinden ortaya çıktığını göreceksin. Kızın aşkının gerektirdiklerini bulmada ne kadar zeki ve kurnaz hale geldiğini göreceksin. Aşkında mutluluğu bulmuş olsun. O zaman dudaklarında yoğun duyguların çiçek açtığını göreceksin. Mutsuz olduğunda ise zeka ve anlayışın soğuk yansımalarını işiteceksin.”[1]

“…Kendi kuşağının olayı haline gelmiş bir kahraman, kendisinin anlaşılamaz bir paradoks olduğunun farkında olarak kendi çağdaşlarına yiğitçe haykırır: “Gelecek benim haklı olduğumu gösterecektir!” Bu haykırış bu günlerde daha seyrek işitilmektedir. Zira bizim çağımız hasara uğramış olması nedeniyle kahraman çıkaramamaktadır, bu nedenle çok az karikatür üretme avantajına da olmaktadır. Bu günlerde “Bunun sonucuna göre deüerlendirilmesi gerekir.” sözünü ne zaman işitsek, hemen kiminle konuşma şerefine erdiğimizi anlıyoruz. Bu şekilde konuşanlar kalabalık nüfusa sahip bir kabiledir ki, ortak bir isim vermek için onları ‘öğretim üyeleri’ diye adlandırabiliriz. Bunlar kendi düşünceleri içinde yaşarlar, yaşamları günce içindedir, iyi teşkilatlanmış bir devlet içinde daimi makamlara ve emin geleceklere sahiptirler; yüzyıllar, hatta bin yıllar boyunca, varoluşun kıvranmalarından kopmuşlardır; böyle şeylerin tekrar olabileceğine dair bir korkuları yoktur. Yoksa polise ve gazeteler ne der? Bunların çalışma hayatı yüceyi yargılamak, yüceyi sonucuna göre yargılamaktır. Yücelik açısından böyle bir davranış kibirlilik ve sefilliğin tuhaf bir karışımını ortaya çıkarmaktadır. Kibirlidirler, zira kendilerine karar verme gücü verildiğini hissederler, acınacak haldedirler zira kendi yaşamlarının en uzak biçimde bile yücelerin yaşamıyla ilişkisiz olduklarını hissetmektedirler. Elbette ki bir zihin soyluluğu zerresine sahip olan bir kişi tamamen soğuk ve ıslak yumuşakça haline gelerek, yaratılıştan bu yana yüceliğe yaklaşımda sonucun son sorada geldiği ve eğer bir kimse gerçekten yücelikten bir şey öğrenmek istiyorsa, buna yüceliğe dikkat etmekle başlaması gerektiğinin kabul edilen bir uygulama biçimi olduğuna ilişkin izanını kaybetmez. Eğer bir hamlenin sınırında olan bir kişi kendisini sonuca göre yargılarsa, asla başlamazdı. Sonuç tüm dünyaya sevinç verse de, kahramana yararı olmaz. Çünkü ancak her şey bittiğinde sonucu bilecektir. Oysa sonucu bildiği için değil, başladığı için kahraman olur…”[2]

[1] Søren Kierkegaard, Etik ve Estetik Dengesi, çev. İbrahim Kapaklıkaya, İstanbul 2013, s.109.
[2] Søren Kierkegaard, Korku ve Titreme, çev. Ebru Çalışkan, İstanbul 2013, s.68-69.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir