Alıntı

DİN KAVRAMI [13]: Sonuç

Din kavramını yukarıda izah etmek istediğimiz bütün her şeyi toparlayarak bir sonuca varmaya çalışırsak, Batı literatüründeki din anlayışı, sistemden ziyade inanç odaklıdır, yani subjektif yönü ağır basmaktadır. Sistemsel olarak E.Durkheim’ın diğerlerinden ayrılan bir yaklaşımı mevcuttur ve o da bu olaya toplumsal birlik ve bununda dinin kaynağı olduğunu söylemektedir. İslam literatürü ise din kavramına tamamıyla İslam olarak bakılmıştır yani genel bir din kavramın tanımı mevcut değildir. Kur’an’ın din kavramına bakışı ise diğerlerinden tamamıyla farklıdır ki bunu yukarıda ayrıntılı şekilde izahını yapmaya çalıştık. Din, inanç ayrımını objektif-subjektif olarak sınırlarını belirlemeye çalıştık, din ile ideoloji bağlantısını karanlık bir nokta bırakmayacak şekilde aktarmaya gayret gösterdik. Son olarak Kur’an’a göre din kavramının ne olduğu ve ne olmadığının daha iyi anlaşılabilmesi için tekrar ayetler bağlamında üzerinde durarak incelemeyi tamamlayacağız. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, Allah her şeyi bir ölçüye (kader)[1] göre yaratmıştır ve sistem tamamıyla bu ölçülere göre işlemektedir. İnsanı da bir ölçüye göre yaratan Allah ona gönderdiği dini de ona uygun ölçülerde oluşturmuştur; ve Allah gönderdiği dinin insanı karanlıklardan aydınlığa çıkaracağını[2] iddia etmektedir. Bu karanlıklardan aydınlığa çıkarma metaforu insanın hayatını idame ettirmede bocaladığı, saplanıp kaldığı, beşeri sistemlerin çözüm olmadığı yaşam tarzlarından Allah’ın insan fıtratı ile uyumlu sistemine geçişini anlatmaktadır. Benzer bir iddiayı Allah, bu dinin insanları doğru yola ileteceğini ve her şeyi açıkladığını[3] söyleyerek de yapmaktadır. Tabi ki, bu iddiaların gerçekleşmesi için her şeye ölçü koyan Allah’ın metotlarının uygulanması gerekmektedir; aksi durumda bugün Kur’an çok fazla okunmasına rağmen iddialar gerçekleşmemektedir, Müslüman alemi aydınlıkta değil karanlıktadır. Çok okumanın bir fayda etmediği, Allah’ın gösterdiği metot (hikmet) ile okunması ve uygulanması sayesinde yapılan iddiaların gerçekleşebileceği çok açıktır. Allah yarattığı her şeye ayet demektedir, bu bağlamda insanlar doğada var olan herhangi bir şeyden ürün elde edebilmek için belli metotlar uygulamak koşuluyla emek vererek elde etmektedir. Okumaya devam et

Alıntı

Din Kavramı [8]: Erich Fromm’a Göre Din

“… böylesi dinsel yaşantıların temel özelliği, insanların kendi dışlarındaki görülmez, tutulamaz ve duyulmaz olan bir güce teslim olmalarıdır. Bu tür dinin en büyük erdemi itaat, baş günahı ise itaatsizliktir. Tanrı’nın en güçlü ve her şeyi bilen oluşu tanımlamasına karşı, insan güçsüz ve anlamsızdır. Kendini tam anlamıyla Tanrı’ya adadığında ve ancak bu yolla insan güç kazanır. Kendini güçlü bir otoriteye adamak, insanı yalnızlıktan, kısıtlılıktan ve terk edilmişlik duygusundan kurtaran çözümlerden biridir…”[1] Fromm bu tanımı otoriter dinler için yapmaktadır. Dinin özelliklerini insancıl (humaniter) ve otoriter olgular içermesi olarak ikiye ayırır. Fromm’da tanrıya inanmak konusunda Durkheim gibi düşünmektedir; dinde önemli olanın tanrıya inanmak ya da inanmamak olmadığını, insancıl bir yaşam biçimi ile otoriter ve puta tapıcı bir yaşantı arasındaki bir ayrımda olduğunu belirtir. Dinin toplumdaki erk ile işbirliği içine girmesi halinde insancıl özünden uzaklaştığını dile getirir.

Okumaya devam et

Alıntı

Din Kavramı [7]: Emile Durkheim’a Göre Din

Daha öncede belirtmiş olduğumuz gibi Durkheim, Totemizm’i insanlığın en eski dini olarak kabul eder ve ona göre totemcilik dinin özünü açıklamaktadır. Totemciliğin incelenmesiyle toplumsal bir olgu olan dinin kavranabileceğini ileri sürer. Durkheim’a göre, dinin en önemli öğesi yüce bir tanrıya inanmak değil, dünyanın kutsal olan ve kutsal olmayan şeklinde bölünmesi olduğudur.[1] Böyle bir çıkarım yapmasının sebebi tanrısız dinlerinde mevcut olmasıdır. Ayrıca Durkheim dinin gizem ve doğaüstü kavramlarla da tanımlanamayacağını söyler. Din kutsal nesneler, inançlar ve ayinler bütününden oluşmaktadır. Dinin önce kutsalı belirlediğini sonra bu kutsalla ilgili inançların örgütlenmesinin gerçekleştiğini, son olarak da inançlardan az çok mantıklı bir biçimde çıkan ayin ve uygulamaların şekillendiğini söyler. Bu sistematikte Durkheim, dinin bir toplumsal bütünleşme aracı olduğunu düşünmektedir. Okumaya devam et

Alıntı

Din Kavramı [5]: Karl Marx ve Friedrich Engels’a Göre Din

Marksistler, dini ideolojik olarak değerlendirirler. Bu dünyadaki gerçek bir özgürlük yerine öte dünyadaki aldatıcı bir özgürlüğü vaat ederek, çeşitli toplumsal baskılar altındaki insanların devrimsel potansiyellerini dengelemeye ve kendi hakimiyetlerini olağanlaştırmaya ve haklı çıkarmaya hizmet eden hakim sınıfın ideolojisinin bir ürünü olarak tanımlarlar. Dinin bu yönde kullanılabilir bir fonksiyon olduğunu hiç kimse yalanlayamaz, ancak dinin varlığının sebebinin bu olduğunu söylemekte pek mümkün değildir. Nitekim Marx, yukarıdaki bilinen ve Marksistlerce yapılan tanıma katılıyor olmakla birlikte dinin oluşum şeklinin bu şekilde olmadığını, tanımdakinin bir sonuç olduğuna değinir. Zaten sistematik olarak din konusu ile de meşgul olmamıştır. O’na göre bilinç, toplumun bir ürünüdür, dinsel dünya gerçek bir dünyanın yansımasından başka bir şey değildir. Yani insan dini inşa eder, din insanı değil; Freud gibi, bütün dinlerin insanların gündelik hayatlarını kontrol eden güçlerin insan beynindeki fantastik bir yansıması olduğun söyler. “Din, kalpsiz bir dünyanın kalbidir.” İnsanların bu acımasız dünyada dine sığınarak huzur aradıklarını ileri sürer. Dini sonuç olarak ele aldığında, Marksistlerin de belirttiği gibi, belli bir sınıfın hakimiyetini meşrulaştırdığını; insanlara uysal olmayı ve efendilerine boyun eğmeyi öğrettiğini söyleyerek, dinin halkın afyonu olduğunu belirtmiştir. Dinin bu dünyadaki adaletsizliklere karşı çıkılmasını hayali bir başka bir dünya oluşturarak engellediğini söylemektedir.[1] Ancak bunlar tamamıyla dinin sonuç kısmı ile alakalıdır, dinin oluşmasına dair Marx, Marksistlerden şu sözleriyle farklı düşünmektedir, diyebiliriz: “Din, baskıya tabi yaratıkların iç çekmesi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz olayların ruhudur. (Din) halkın afyonudur.”[2] Cümlede belirtilen afyon, Marksistlerin anladığı vicdansız bir üst sınıfın halkı uyutmak için kullandığı bir araç değil, insanların kendilerini olayların yüzeyinde batmadan tutabilmek için kullandıkları bir kendi kendini aldatmacadır. Yani Marx, dini insanların hayatın acımasızlıklarına karşı, üst sınıfın proletaryayı eziyor olmasına karşı çaresiz kalan bu kitlenin kendini avutması ya da uyuşturması için kullandığı bir araç olarak değerlendirmiştir. Bu anlayışı tarihsel materyalizm ile bütün tarihte öyle olduğunu vurgulamıştır. Marx’a göre, insan dindeki aldatmacayı anladığı andan itibaren kendi kendini esir ettiği şartların ortan kaldırılması zorunluluğunu da anlamış olur. Bu aldatmacanın anlaşılmasının da tek yolunun devrim ile mümkün olduğunu şu sözleriyle “sosyal varlık bilinci belirler”[3] belirtmiştir. İnsanın kendi kendisini aldatmasıyla alakalı ve yine bunun farkına vardığında bundan kurtulmanın mümkünlüğü konusunda Marx ile Feuerbach’ın düşünceleri benzerdir. Okumaya devam et

Alıntı

Din Kavramı [2]: Batı Literatüründe Din

Batı literatüründeki görüşleri aktarılırken din, inanç, ritüel, büyü gibi kavramlar iç içe kullanılacaktır. Çünkü, dinin yapısından çok etkisi ve sonuçlarıyla incelenmiştir. Yazılı kültür öncesinde din ve büyü sık sık birlikte anılmıştır. Olayları kontrol etmek isteyen insanlar, büyü vasıtasıyla belirsizliklerle dolu bir dünyada riski en aza indirgemeye çalışmışlar. Ne kadar yazılı kültür öncesinde olduğunu belirtmiş olsak da büyünün günümüzde de varlığını devam ettirdiğini söylemek mümkündür, hala bazı insanlar riski aza indirgemek için büyü yolunu tercih etmektedir. İlk insan topluluklarından beri din evrensel bir kurum olarak varlığını sürdürmüştür. Din ve büyünün tarihi, insanlık tarihi ile denktir. Bazı antropologlar yaşamış olan her insanın bir dine mensup olduğunu söylemektedirler. İlk insan topluluklarının sahip olduğu dinlerden birisi ise Animizm’dir. Animizm, ruha tapınma olarak bilinir, İslam tasavvufunda ki vahdet-i vücut ile benzerlikleri vardır. Animistler, doğadaki bütün varlıkların ruhu ve bilinci olduğunu ileri sürerler. Hayvanlar, bitkiler, taşlar ve sair hepsinin insanlar gibi bir ruhu olduğuna ve bu ruhların kendilerine tanrı ve tanrıçalardan daha yakın olduğuna inanırlar. Animistlerin, tanrı inançları zayıftır, onlar insanları yaratmış olsa da insanlara yardım edenlerin ruhlar olduğunu düşünürler. Animizmde insan doğanın efendisi değil, sadece bir parçasıdır. Herhangi bir bitkinin gelişimi ile kendi gelişimi arasında pek fazla fark olmadığını düşünürler.[1] E.B. Taylor’a göre insanlık dinlerinin en eskisi Animizm’dir. İlk insanların uyku, düş kurma, uyanma, rüya, ölüm ve benzeri hallere ilişkin deneyimleri ve bunun yansımalarından geliştiğini ileri sürmüştür. Bu durumda bedenden ayrılabilen bir ruh inancının doğmasına neden olmuş, daha sonrasında atalar ibadetinin geliştiğini ileri sürmüştür. Bu gelişmelerin önce çoktanrıcılığa sonrasında ise tektanrıcılığa yol açtığını iddia etmiştir. Tanrı ve tanrıcılık konusunda filozoflar ikiye ayrılmıştır: Taylor’da dahil bazı filozoflar çoktanrıcılıktan tek tanrıcılığa indirgendiğini iddia ederken bazıları da tam tersi tektanrıcılıktan çok tanrıcılığa çoğaldığını söylemektedir. L.Feuerbach’e göre de din ile rüya arasında bir bağlantı söz konusudur: “Duygu açık gözlerle gördüğümüz bir rüyadır, din uyanan bilincin rüyasıdır, rüya dinlerin esrarının anahtarıdır.”[2] demiştir ve bu konuda ki görüşleriyle “Din kalpsiz bir dünyanın kalbidir.”[3] diyen K.Marx ve F.Engels’i etkilemiştir. Taylor’dan farklı düşünen Shmidt, insanların ölülere yönelmelerinin Animizmi doğurduğunu söyler. Kur’an ise Animizmi tamamıyla engellemiştir; ölümün bir son değil bir başlangıç olarak açıklanması ve ahiret hayatı ile irtibatlandırarak sunuyor olması bunlardan birisidir. Ölüm ile kişinin bu dünyaya ait tasarruf ve bağlantılarının kesildiğini belirtmekte ve insanların ölülere yönelmelerini ilkellik olarak değerlendirmektedir. Kur’an’ın bu konudaki değerlendirmesinden bakıldığında gerçektende Shmidt’in ileriye sürdüğü gibi insanların ölülere yönelmeleri Animizmi meydana getirmiş gibi gözükmektedir. Ölümü bu dünyadan kesin bir ayrılık ve tamamen farkı bir boyutta yeni bir hayatın başlangıcı olarak görmesiyle ruh-beden ayrımından çıkan Animizmi ve benzer sapmaları engellemiştir.[4] Okumaya devam et